Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

 

14 Kasım akşamı 21. İstanbul Tiyatro Festivali’nde prömiyerini gerçekleştiren Yuva, 25 Kasım’da Enka İbrahim Betil Oditoryumunda saat 15.00 ve 20.30’da olmak üzere, iki kez daha seyirciyle buluşacak. Öncesinde, oyunu yazan ve yöneten Sami Berat Marçalı ile konuştuk.

 

Kendi tiyatron B Planı’na kadar ortağınla İkinci Kat. Bütün bu tiyatro macerası nasıl gelişti?

1987 Mersin doğumluyum. 2005 yılında İstanbul’a, Yıldız Teknik Üniversitesi Endüstri Mühendisliği’ni kazanınca geldim. 2005’ten beri de buradayım. Bizim okulun tiyatro kulübü, amatör topluluklar arasında çok meşhurdur. Benim de bütün tiyatro maceram orada başladı. Aslında endüstri mühendisi olmak istemediğime ve sanatla uğraşmak istediğime orada karar verdim. 2009 yılında, profesyonel olarak tiyatroya başladım. O dönem Sıfırnoktaiki diye bir tiyatro vardı. Orada çalışmamı teklif etmişlerdi. Kabul ettim. 2010 yılının sonlarına doğru o zamanki ortağımla İkinci Kat’ı kurduk. İlk olarak Olivia Han’daki yerdi. Sıfırnoktaiki adını kaldırıp, orada devam ettik. Sonra iki mekan daha açtık. Biri Aznavur Pasajı’ndaki Sekizinci Kat, diğeri İkinci Kat’ın Karaköy’deki yeni yeri. Geçtiğimiz yıl da ben, eski tiyatromdan ayrılarak kendi tiyatromu kurdum. Adı B Planı. Geçen yıl ilk kez İstila’yı sahneledik. Bu yıl da Rajiv Joseph’in Tac’ın Nöbetçileri adlı oyunu ve kendi yazdığım Yuva sahneleniyor.

 

Nasıl bir yönetmen olduğunu düşünüyorsun a Hayalperest b Gerçekçi? 

Kendimi hayalperest, karşısındakini dinleyen bir yönetmen olarak tanımlayabilirim. Karşısındakinden kastım; hem oyuncu, hem tasarımcı, hem yazar, hem seyirci, herkesi dinleyip, hepsini kafamda birleştirmeye çalışan bir yapım var. Bu yüzden tek başıma yönetiyorum diyemem ama neticede her şey benim gözümden çıkıyor tabii. Ekibime alanlar verip, o alanları birlikte değerlendirmek üzerinden şekilleniyor tüm bakış açım. Aslında bu, yemek yapmaya benziyor. Elimde malzemeler var ve ben bir şefim. Olmayan malzeme varmış gibi davranmak yerine, elimdeki malzemelerin getirdiklerini kullanmaya çalışıyorum. Özellikle de, bu oyunun burada oynandığı bilinciyle davranarak, seyirciye nasıl ulaşırım üzerinden harekete geçiyorum.

“Tiyatronun iyimser olmakla veya karamsar olmakla ilgili bir kaygısı olmamalı diye düşünüyorum. Hatta sadece olanı göstermekle sorumlu olduğunu düşünüyorum.”

 

Peki nasıl ulaşıyorsun? Oyuncu üzerinden mi?

Özetlersek, şöyle bir yerde duruyorum diyebilirim. Oyunları kendi gerçekliğinde sahnelemeye çalışan bir yönetmenim ve tiyatro yaptığımın bilincinde iş üretmeye çalışıyorum. Sanatsal olanı mutlaka ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Ama yaptığım işte, oyuncuların da oyuncu olduğunun bilincinde çalışmalarından yanayım.

 

Manevi anlamda ilk göz ağrım diyebileceğin oyunun hangisi?

Korku Tüneli. Tarihi 2010 Mart. İlk kez profesyonel oyuncularla ve Philip Ridley gibi şahane bir yazarla çalıştım. Hem ressam olup, hem de disiplinlerarası çalışan bir yönetmen. Oyun, çocukluk korkularından beslenerek, dünyanın nasıl bir ambalaja döndüğünü anlatıyordu. Oyunu, oldukça klostrofobik bir oyun olarak şekillendirdik. Olivia Han’daki İkinci Kat’ta sahnelendi. Seyircilerden çıkmak isteyenler bile oldu. Biz bu oyunla gerçek bir deneyim yaşadık. Sahnelediğim en iyi oyunum olduğunu söyleyemem ama kesinlikle ilk göz ağrım.

En sevdiğim diğer oyunum, Disosya. Geçen yıl B Planı’nda sahnelediğimiz İstila ise, beni tatmin eden en iyi oyunum olabilir. 15 oyun yönettim. Şimdi bakınca kötü bulduğum oyunlarım da var. Ama onlardan da çok şey öğrendim.  Bu yüzden dürüstlükle söyleyebilirim ki bununla yüzleşebiliyorum.

 

B Planı’nın yola çıkış hikayesi nedir?

Ben aslında İkinci Kat‘tan ayrılma kararı aldığımda bağımsız bir yönetmen ve yazar olarak kariyerime devam etmek istedim. Ama sonrasında, oradan ayrılan birçok insan, tekrar beraber bir şey yapmamız gerektiğine beni ikna etti. Böylece bir tiyatro kurmak istedik. İsmi beraber aradık. A planımız çöktüğü için de yeni tiyatromuza B Planı dedik. Çünkü bu bizim b planımızdı. Daha özgür, kendimizi daha iyi ifade edebileceğimiz, kaygı duymadan metin seçebileceğimiz, işin reklamıyla ilgili ya da oyunu seçerken seyirciyi daha çok ne çeker üzerinden veya bu oyuncu oynarsa daha çok gişe yapar diye düşünmediğimiz, bu metnin söylediği önemli bir şey var, bu bizi etkiliyor, bunu paylaşmalıyız dediğimiz, sahnelerken ve oynarken yeni bir şeyler aradığımız bir oluşuma dönüştü ve bu çok güzel.

 

Tiyatro, Türkiye’de B planını yapmak zorunda mı?

Kapitalist sistem her yerde işlediği gibi, burada da işliyor. Her şey çok maddi. Göçebe ve bağımsız bir tiyatronun, elinin altında hep hazır olan bir prova mekanı veya sahnesi yok. Herhangi bir sponsoru yok. Tek geliri gişe. Bu zorluklar üst üste sıralandığı zaman ciddi bir sıkıntıya giriyorsun. Gerçekten içinden nasıl çıkacağını bilemiyorsun. Biz, bu yılki oyunlarımızın provası için, belli başlı alanlara mutabık kalmak ve kabul etmek zorundayız. Neticede talep eden tarafız. Maalesef taleplerimiz çoğu zaman karşılanmıyor. Ya da karşılanacağı söylenip, yapılmıyor. Bu anlamda geçen yıl Kumbaracı50 bizi evimizde gibi hissettirdi. Bu yıl da, Toy çok yardımcı oldu. Ancak, bu sorunların çözülmesi için bir şekilde sektörleşmemiz şart. Bu anlamda Zorlu ve Uniq gibi yerler öncü. Ama benzer mekanların artması gerek. İşin üzücü yanı, tiyatro, kimsenin eskisi gibi umurunda değil. Yine de ben, bu yıl sektörleşmeye çalışan yerlerin etkisini göreceğimizi düşünüyorum. Ancak, bu uzun bir süreç ve bu süreçte boğulanlar da olacaktır, devam etme isteğini kaybetmeyenler de…

 

Tiyatro iyimser midir? Ya da iyimserlikle, karamsarlığı nasıl bir misyonla ele alır?

Tiyatronun iyimser olmakla veya karamsar olmakla ilgili bir kaygısı olmamalı diye düşünüyorum. Hatta sadece olanı göstermekle sorumlu olduğunu düşünüyorum. Tabi muhakkak umut vermeli. Çünkü, umut almadan yaşamak ve bağ kurmak çok zor. Bu yüzden umudu elimizden almamalı. Gerekirse sana derinden bir şeyler hissettirip, belki seni üzüp, daha derin düşünmene sebep olmalı, ancak; mutlaka bir çıkış noktası göstererek, yol gösterici olmalı.

 

Ekibi nasıl seçmek önemli?

Kesinlikle iyi insanlardan. Seninle aynı planda olan insanlarla buluşmak çok önemli. Oyuncuları seçerken uygunluk önemli değil diyemeyiz ama biz sinema yapmıyoruz, oyun oynuyoruz. Bu yüzden benim için role uygunluk öncelik değil. Hatta oyuncuyu yeni bir karakterle buluşturma çabasının daha heyecanlı olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla oyuncuyu seçerken asıl önceliğim, tiyatroya verdiği değer, diyebilirim.

 

Tüm üretim süreçlerinde, sanatçının, kendini çevreleyen koşullarla görünmez bir bağı oluşuyor. Göçebe tiyatronun, yaratıcı üretimle arasında nasıl bir bağ var?

Mekanlarda az zamanımız olmasından dolayı, pratik olmak zorundayız. Işıkçı veya dekorcu uzun süre sahnede olmak isteyebiliyor ama her zaman bunu sağlamak mümkün değil. Sorunların çabuk çözülmesi gerekiyor. Pratiklik kazanmak bir yana, göçebe tiyatro olmak panik yaratıyor. Çünkü oyunun kurallarını anlamak zaman alan bir şey. Tüm bu zamansızlık birikince de bu panik hali başlıyor. Bu noktada da kriz yönetimi, panik yönetimi gerektiriyor.

 

B Planı olarak, oyunlarınızın tasarımında neye öncelik veriliyor?

Oyunlarımızı her yerde oynayabilecek şekilde tasarlıyoruz. Oyunlarımızı ışığın ve seyircinin olduğu her yerde sahneleyebiliriz. Ancak, saydığım sebeplerden ötürü bu hem avantaj, hem dezavantaj sağlıyor, diyebilirim.

 

“Normal hayatta çok fazla konuşan biri değilim. Daha çok dinleyen biriyim. Oradaki insan şu an nasıl yaşıyor, şu an burada nefes alan insanlar nasıl insanlar, neye tepki veriyorlar, hep merak ederim.”

Fotoğraf: Deniz Sabuncu

Yuva iki dilde bir metin. Bir oyunun uluslararası olması neden önem teşkil eder?

Başlangıçta ben, iki dilde bir oyun yazayım, diye yola çıkmadım. Aklımda Yuva’yı yazmak da yoktu. Bundan 2,5 – 3 yıl önce, 20 yıldır New York’ta yaşayan Handan Özbilgin, LPAC’nin genel sanat yönetmeni yardımcısı olmuş ve bir Balkan projesi yapmaya karar vermiş. Bu proje kapsamında da Türkiye’den bir ortaklık kurmak istemiş. Bu aynı zamanda bir exchange projesi. Bu yüzden de, hem Balkanlardan, hem New York’tan birer yaratıcı insan, neler yapabiliriz üstüne ortak bir working progress sürecindeyken bu fikri geliştirmişler. Handan’la beni Özen Yula buluşturdu ve Handan bana ‘Hadi bu projeyi beraber yapıyoruz.’ dedi. Handan’a oyunu yazmayı teklif ettim. Göçmenlik üstüne bir hikaye olacaktı ve hemen çalışmalara başladım. Ardından iki oyuncuyla New York’a gittik ve orada da hikayemi anlattım. İlk sahneyi yazdım ve bu sahne orada okuma tiyatrosu olarak sahnelendi.

Kısacası, uluslararası olmak adına davranmadım. Ama oyun, kendi içinde uluslararası bir işe dönüştü. Zaten oyunun konusu çok evrensel. Oyunda birbiriyle iletişim kuramayan dört karakter var. Oyun, birbirinden farklı bu dört karakter aracılığıyla, evet farklı yerlerde doğduk, farklı diller konuşuyoruz, ama birbirimizi gerçekten anlamak istediğimizde herkesin bir ortak noktası var, diyor. Tabi bu da, senin ne kadar izin verdiğinle alakalı.  Dolayısıyla, bu oyun her yerde oynanabilir.

 

Yuva’nın yurtdışıyla ilişkisi hangi noktada?

Dış festivallerle bağımız olmasını istedik. Bu anlamda yurtdışındaki birçok tiyatroyla yazışma halindeyiz. Oyunun yapımcısı Yağmur Dolkun bu açıdan çok çalışıyor. Yurtdışında, özellikle Avrupa’da, devreye bütçeler giriyor. Düşük bütçeli yapımlara daha çok bakıyorlar. Yaptığın oyunların ne kadar az yerli, ne kadar az kişiden oluşan, ne kadar az dekor gerektiren oyunlar olduğuna bakıyorlar. Bu noktalardan geçiyorsan, oyun birçok yerde sahnelenebiliyor. Benim hayalim ise, oynanmadık ülke bırakmamak tabi!

Fotoğraf: Deniz Sabuncu

Sami Berat Marçalı nasıl bir okuyucu? Uluslararası alanda iyi bir takipçi mi?

Tiyatro anlamında evet. Yeni ne çıkıyorsa muhakkak takip etmeye çalışıyorum. Kitapların bütününü bitirmesem bile içeriğine, sinopsisine bakıyorum. İlgimi çeken metinleri türkçeye çeviriyorum. Tek bildiğim yabancı dil ingilizce. Çevirilerim açısından daha fazla dil bilmek isterdim. Ama bu anlamda şanslıyım. Çünkü mesela İstila İsveççe bir oyun. Avantajı ise bana metni ulaştığında çoktan ingilizceye çevrilmiş olmasıydı.

 

Yazdığın metinlerde neye dikkat ediyor ve nasıl bir yazım tekniğini esas alıyorsun?

Her oyunu yazarken değişiyor aslında. Bu benim yazdığım dokuzuncu oyun. Çevirilerde birebir çeviriyorum ama gündelik ağza oturacak şekilde bir dil üstüne çalışıyorum. Çeviri gibi kokmayacak, buradan birine söylediğimde yabancılık yaratmayacak şekilde bir ifade dili kullanmaya özen gösteriyorum. Yalın bir dil kullanmaya çalışıyorum. Normal hayatta çok fazla konuşan biri değilim. Daha çok dinleyen biriyim. Oradaki insan şu an nasıl yaşıyor, şu an burada nefes alan insanlar nasıl insanlar, neye tepki veriyorlar, hep merak ederim. Bu gözlemlerimi sanatsal bir şeye çevirmeye çalışıyorum. Ama temel çıkış noktam, gerçek hayatın daha ilgi çekici olduğu ve ben bunu gözlemleyerek, metinlerimde bu benzerliği yansıtmayı seviyorum.

 

İstanbul Tiyatro Festivali’nin izleyicisi kim ve Yuva’nın seyircisinin kim olacağına dair bir öngörün var mı?

Sağlıklı bir sanat takipçisi kitlesi olduğunu düşünüyorum. İKSV’nin geniş bir ağı olduğunu düşünüyorum. Hem Bienal, hem tiyatro, hem müzik festivaliyle. Bence Yuva’nın seyircisi, yapılan şeyi merak ederek gelen insanlar olacak. Benim onlara kendimi ve işi anlatmamdan ziyade, onların beni ve Yuva’nın ne dediğini anlamak için geldikleri bir festival geçireceğiz, gibi hissediyorum.

 

Toy ve Cihangir Akademi’de ders veriyorsun? Nasıl bir öğretmensin?

Ben eğitim almış biri değilim. Dolayısıyla şu an yaptığım çelişkili aslında. Her şeyi kendi çabamla araştırıp, öğrenmeye çalışmış biriyim. Hep kendi yolumu bulmaya çalıştım. Bu yüzden de öğrencilerime bir şeyi dikte ederek öğretmekten kaçınıyorum. Herkesin kendi yolu olduğunu düşünüyorum ve öğrencilerimin kendi yollarını anlamalarında kolaylık sağlamaya çalışıyorum. İşin manevi boyutuna bakacak olursak da, mesela altı aydır tiyatro yazar adaylarıyla çalışıyorum ve onların o heyecanını görmek bana çok keyif veriyor.

Fotoğraf: Deniz Sabuncu

YUVA 

Yazan ve Yöneten: Sami Berat Marçalı Yapım: Yağmur Dolkun

Mentör: Handan Özbilgin Bromley

Dekor ve Kostüm Tasarımı: Marta Montevecchi Işık Tasarımı: Alev Topal

Ses Tasarımı: Fatih Rağbet Koreografi: Gizem Erdem Teaser: Selcen Ergun Asistanlar: Abdullah Karanfil, İlayda Öncü​, Deniz İnanç​

Oynayanlar: Bora Akkaş, Ozan Ayhan, Özlem Zeynep Dinsel, Saim Karakale

 

 

 

 

 

Daha fazla yazı yok
Lütfen bekleyin.

Bültenimize üye olun

Haber ve etkinliklerimizin bildirimlerini almak ister misiniz? Aşağıdaki kutulara e-posta adresinizi ve isminizi girin, ilk haberdar olan siz olun.
2017-12-11 06:00:20