Bu ay 24. Ankara Uluslararası Film Festivali’nin ulusal uzun metraj yarışma bölümünde yarışacak olan "Evdeki Yabancılar", bir post-mübadele filmi! 

 

Geçtiğimiz ay Okan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi etkinlikleri kapsamında gerçekleştirilen özel bir gösterim sayesinde izleme imkanı bulduğum bu "ilk film"den bahsetmek istiyorum sizlere.

Yönetmenliğini, Ulaş Güneş Kacargil ve Dilek Keser’in yaptığı Evdeki Yabancılar,  İzmir’in Karaburun ilçesinde geçen bir mübadele sonrası filmi. Öncelikle belirtmek isterim ki, mübadele gibi gerek Yunanistan tarafında gerekse Türkiye tarafında bir çok ailede ciddi yaralar açmış bir olayın kendisine değil de olayın yıllar sonra bile devam etmekte olan etkilerine bakış atma fikri, sinemasal açıdan gerçekten orijinal ve ilgiye değer.

Evdeki Yabancılar, bu noktada biz izleyicilere, filmin hikayesinin geçtiği tarihe dair kesin bir zaman aralığı vermiyor; ama filmin sanat yönetimi tercihlerinden anladığımız üzere, hikaye 90’lı yıllarda geçiyor. Film, mübadele olaylarının üzerinden neredeyse bir ömür geçtiği bir zamanda, aniden çıkıp gelen Agapi’nin, yıllar önce terk etmek zorunda kaldığı evini araması ve anıları ile yüzleşmesinin hikayesini merkeze yerleştiriyor. Klasik anlamda tam bir "eve dönüş" hikayesi sunan bu yapıyı zenginleştiren en temel unsur ise yönetmenlerin ustaca bir tercihle, işin içine Agapi’nin eski evinin yeni sahibi (?) Yaşar karakterini dahil ederek mülkiyet meselesini sorgulamış olmaları. Bu anlamda, film sona erdiğinde ister istemez kendinizi aidiyet mevzusu ile ilgili düşünürken buluveriyorsunuz.

Seyirciye cevaplar vermek yerine onların kendilerine sorular sormasını sağlayan filmleri oldum olası daha başarılı bulmuşumdur. Evdeki Yabancılar da seyircisini hafife almayan o filmlerden biri işte. Bu özelliği de kanımca, onu, yakın tarih siyasi meseleleri ile ilgilenen benzer filmlerden ayıran en temel unsur. Asıl odağını insan olarak belirlemesi, tarihi olayları ise sadece bir arka fon olarak kullanıyor olması ise çok yerinde ve akılcı bir senaryo tercihi olmuş gerçekten.

Oyunculuklar ise ayrıca övgüye değer. Özellikle iki yabancı oyuncunun, Melpo Zarokosta ve Romy Vasiliadis’in oyunculukları meselenin hassasiyetini özümser biçimde içten ve duygulu. Yaşar karakterine hayat veren Fatih Al ise Yaşar’ın, denemiş ama hayatta istediğini elde edememiş yanını hiç zorlanmadan yansıtmış perdeye. Yaşar’ın balıkçı arkadaşları ve can dostlarını canlandıran oyuncu kadrosunda ise filmi haddinden fazla ağırlaşma riskinden kurtarıp tüm mizahı yüklenen Ferit Aktuğ, arkadaşları arasından öne çıkan isim olmayı başarmış.

Görüntü yönetimi ve müzik kompozisyonunu da atlamadan geçmeyelim. Geçtiğimiz sene Zeki Demirkubuz’un Yeraltı filmindeki çalışması ile birçok ödül kazanan yetenekli görüntü yönetmeni Türksoy Gölebeyi, genç yaşına rağmen yine usta işi görüntüler yaratmış ve filmin atmosferini doğru bir şekilde kurmayı başarmış.

Müziklerde ise filmin yönetmenlerinden Ulaş Güneş Kacargil’in imzası var. Filmin önüne geçmeden duyguyu dengede tutabilen ama kesinlikle seyircide baskınlık hissi uyandırmayan bir müzik çalışmasına imza atmış Kacargil. Sonuçta, tüm bu yerinde tercihleri ve eksiksiz zanaatiyle, iyi çekilmiş, iyi oynanmış, temiz bir ilk film var karşımızda.

Belki filmin tek sorunu, ilk filmlerin çoğunda gördüğümüz güvenli sularda yüzmek isteyen ve fazla cesur olamayan tavrı. Fakat, en nihayetinde bu, filmin bütünlüğünü bozan ya da etkileyen bir özellik değil. Jenerik sona erdiğinde filmin izleyici de bıraktığı tat, sonuçta bu işin arkasında sinema sanatı adına düşünen, soran ve irdeleyen insanların olduğunun en büyük kanıtı. Ulaş ve Dilek’in yeni işlerini sabırsızlıkla bekliyorum!

Sanatatak  Röpler  off İstanbul  Müzik   Küçük&Büyük Ekran  Beton&Doğa  Kitap vs.  Yazarlar  Hayati