Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

Sakıp Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi, Akbank’ın desteğiyle Ai Weiwei’nin Türkiye’deki ilk solosunu açmaya hazırlanırken sanatçıyı, Türkiye’den bir grup gazeteciyle Berlin’deki stüdyosunda ziyaret ettik.

Zamanına tanık olmak değil onun yaptığı zamanını tanımak… Ama bir memleket diğerini nasıl tanırsa öyle… Diplomatik anlamda bir kabul etme, zamanına onun ürünlerinden ziyade onun dramlarıyla yaklaşma.

Ai Weiwei kah Midilli’de mülteciler için kurduğu stüdyosuyla kah İsrail’de açtığı sergisindeki demir ağaçları kah Prag’da şişme balondan gerçekleştirdiği temsili mültecileri, Atina’daki sergisindeki bronzdan can simidi, G 20 zirvesinde görünür kıldığı aktivist gazeteci lego portreleriyle zamanını tanıyor.

Ben onu 2007 yılında Documenta’nın yapıldığı Kassel’e davet ettiği 1000 Çinliyle tanıdım.

Hiç de misafirperver bilinmeyen Kassellilerle karışacak 1000 Çinlinin yarattığı gerilimle su yüzüne çıkarttığı pek çok duygu ve onu saran koşul, sanatçının hayat ile sanat arasına atmak istediği ilmeklerden sadece birine örnekti. Bunlardan hep yapacaktı.

Politik jestin başlı başına bir sanat formu olup olmadığı, mesajın artık araç, aracın kendisinin başlı başına sanat formu olduğunu ilan edecekti.

Böylelikle sanatın ne olduğuyla, sınırlarının nerede başlayıp nerede biteceği ve bunun tarihiyle meşgul bizleri fazlasıyla oyalayacaktı.

(Günümüzde eylemin sanatın kendisi olmaya muktedir olup olmadığı, sanat nesnesinin kendisinin bir eylemden ibaret olması, bütün direnişlerin aslında sanatsal bir form, politik olarak sanat yapmanın ta kendisi olduğuna dair sorgulamalarımız Gezi’yle, Wall Street İşgali’yle, Gezi sonrası gerçekleşen İstanbul Bienali’yle zihnimizi yormuştu ve yormaya devam ediyor.)

Ai Weiwei’nin eylemleri avangardın kaldıysa yeni tarifini bir kez daha verme gücüne sahip olabilir.

Çin’de 81 gün iki polisin onu gözetlediği bir odanın içinde hapis yatan Ai Weiwei, bugün Berlin’de yaşıyor.

Ai Weiwei’in politik bir sürgün olan babasıyla kendisinin de önce hapis yatıp sonra sürgün olmasıyla kesişen hikayesi, coğrafyanın bir kader olduğu bizler açısından aslında çok tanıdık.

22 yaşındayken tutuklanan şair babası, hayatı boyunca Çin devletinin düşmanı ilan edildi. Ölmeden önce de oğluna şu nasihati verdi:

“Basit yaşa, mutlu bir hayata sahip ol, gerisini boş ver…”

Ai Weiwei, ona kendisininki gibi bir çocukluk yaşatmamak için altı yaşındaki oğluyla Berlin’de yaşıyor.

Berlin Mitte’de yer alan büyük atölyesi eski bir bira fabrikası. Berlin’e taşınmasıyla kendine geniş bir atölye arayan sanatçı, ilk görüşte bu mekanı benimsemiş. Karanlık ve sular altında olmasına ya da emlakçının burada çalışabileceğinizden emin misiniz sorusuna rağmen hiç vakit kaybetmeden burayı tutmuş.

Sabancı Müzesi direktörü Nazan Ölçer, Akbank kurumsal iletişim müdürü Murat Göllü ve Ai Weiwei’nin Berlin stüdyosunda.

Geniş yeraltı mekanında babasıyla birlikte sığındıkları karanlıkların tanıdık bir hissi olsa gerek. Bugün dev atölye, kiremit duvarları yüksek tavan ve her birinde bilgisayar başında çalışan genç asistanlarla gayet aydınlık.

Bu stüdyoda köşe başında rastladığınız lego parçacıkları Ai Weiwei’nin üretimine, üretim biçimine dair biricik kanıtlar.

Söyleşimizde o yüzden şu sözleri kıymetli:

“Prosedürlü işlerden nefret ederim.”

Lakin Türkiye’deki sergisinde ağırlıklı olarak ilk kez sergilenecek seramik işleriyle yerini alacak olması bir sürpriz.

Çin’deki porselen seramik fırınında pişen işler, Ai Weiwei’nin bir imge üreticisi ve iktidara kafa tutan başkaldırı eylem işlerinden farklı bir dil’i ortaya serecek ister istemez.

“Porselen seramik çok eski, sofistike bir dil. Bu dile çağdaş bir sanatçı olarak yeni imkanlar katmak istiyorum. Yeni olasılıklar yaratabilir miyim? Bu porselenler hayatı, başarısızlığı içerdikçe bu eski dilin bugün ne anlama geldiğini daha iyi ifade ediyorlar. Kültürün yüzyıllar, bin yıllar içinde geçirdiği dönüşüm, modada, sanatta insanların değişen beğenisini düşündüğümüzde porselen yapmak hem pratik hem de teorik yeni olasılıklar kazanıyor” derken kültürel devrimden, ona ve babasına yaşattığı sayısız eziyetle hesaplaşıyor. Aynı zamanda kimin sanat yaptığı kimin yapmadığına karar veren kolonyalist Tarih’i de sorguluyor hiç  şüphesiz.

Tate Modern Turbine Hall’da sergilenen Ay Çiçekleri İstanbul yolcusu

SSM’deki solosunda yaklaşık 90 porselen seramik objesi yer alacak. Tate Modern Turbine Hall’da sergilenen şu anda bir depoda kapalı çekirdekler de İstanbul yolcusu.

Osmanlı Çini geleneğiyle Çin porseleni geleneğinin tarihsel anlamda birbirine açılan kapılar, birbirine çıkan yollar olarak düşündüğü de aşikar sanatçının.

Hep şimdi’yle, şu an olup biten’le, küresel timeline’da akan’a karşı ve onunla birlikte pozisyon almayı bir pratik haline getirmiş sanatçının bu küçük objeleri, zaman’la, şimdi’yle, olup biten’le kurduğu bambaşka bir ilişkiyi de sergileyecek.

Ama Ai Weiwei aynı anda pek çok şey yapan biri.

Söyleşide öğrendiğimize göre sanatçının bir süredir üzerinde çalıştığı filmi bitmiş.

Mülteci kamplarında yaptığı söyleşileri içeren film, bir ay içinde bir sinema filmi gibi vizyona girecek. Yaklaşık 400 kişiyle söyleşi yapmış Ai Weiwei:

“Ben doktor değilim” diyor ve ele aldığı konuyu ne dramatize ne de romantize ettiğini ekliyor:

“Mülteci krizi bir sorun değil. Bir sonuç. Bu varılan bir nokta. Bunu çok iyi değerlendirmek gerekiyor. Ben de bir mülteciyim. Onları anlıyorum. Onlarla özdeşleşiyorum ve bir ayna tutuyorum. Bir hikaye anlatıcısı değilim.”

Söyleşideki en ilginç açıklamalarından biri bu ve hikaye anlatmadığının altını çizmesinden sonra bitirdiğini söylediği kitabıyla ilgili açıklamasında.

Hikaye anlatmak için kendisini “sakar” bulduğunu ifade etse de sanatçı bir kitap yazmış. Bir roman değil. Bir biyografi. Aslında “bir miras biyografi”, oğluna aklından geçenleri tamamen aktardığı bir miras…

“Babamı tam tanıyamadım. Tanıdığımı düşünmüyorum. Ben de 50 yaşında baba oldum ve oğlumla pek çok şeyi yapamıyorum. Tıpkı babamın da benimle pek çok şeyi yapamadığı gibi…”

1910-2000 arası babasıyla ilişkisini ve kendi dünyasını anlattığı biyografi, onu Çince’den İngilizce’ye çevirecek iyi çevirmenini arıyor.

İmge yaratmanın yetmediğini, oğluna kafasındakileri “tam olarak aktarmak” için niye yazmaya başvurduğu değişik hayli:

“Yazmak çok zor. İmge üretmek gibi değil. Düşündüklerini kağıda aktardığında hiçbir zaman düşüncelerini tam aktaramıyorsun.”

Berlin’de aynı zamanda üniversitede eğitim veren sanatçı, çağdaş sanatın öğretilebilir olup olmadığı üzerine de “sanattan zevk almak öğretilebilir. Ben öğrencilerime konfor yaratmayı değil karşı çıkmayı öğretiyorum” diyor.

Bakışlarımız dev atölyenin sınırlı sayıdaki penceresinden giren ışıkla dolaşırken elbette özgürlük büyük başlık:

“Güvenlik kameraları altında bir hayat geçiriyoruz. (….) Özgürlük yok evet ama bugün artık özgürlük, onun için mücadele etmek anlamına geliyor. Özgürlüğün yeni bir tanımına ihtiyacımız var.”

Sanatçı, gözetlendikçe izlenmeyi de bir pratik haline getirmedi mi?

Tıpkı iletişim kurmayı bir sanat formu haline getirdiği gibi…

Telefonuyla orada onunla konuşan bizleri de görüntüleyerek sosyal medya hesabından paylaşıyor. Selfie konusunda teker teker bize yardım ediyor.

“Duşta bile telefonum yanımda ve gerekirse oradan bile paylaşım yaparım” dese milyonlara ulaşsa da “Çok yalnızız. Hayat çok gizemli ve tahmin edilmesi güç” diyerek içinden geçtiği Konfüçyüs geleneğine dair sessiz bir çığlık atıyor.

Sık sık babasını hatırlayan dünyaya/iktidar her kafa tutuşunda babasının dünyaya/iktidara kafa tutuşuna eklemlenen muhalifin, bu son derece ve -nihayet- özerk çığlığını duymak iyi geldi. Babası ve oğlunu sık sık anışındaki naive çaresizliği bastırdığından sanırım. Ve o evrensel sanatçı’dan daha tekil, yalnız bir birey’e dönüştüğünden kesin.

(Söyleşinin tam metni önümüzdeki günlerde sanatatak.com’da yayımlanacak.)

Daha fazla yazı yok
Lütfen bekleyin.

Bültenimize üye olun

Haber ve etkinliklerimizin bildirimlerini almak ister misiniz? Aşağıdaki kutulara e-posta adresinizi ve isminizi girin, ilk haberdar olan siz olun.
2017-10-18 18:33:51