Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

Sanat, eğer gerçekten fikirden ibaret kalan objeler dünyası değilse derinlik ister. Bu yalnız biçimsel bir uğraş gerektirmez, aynı zamanda bir fikri biçime sokup onu kendiliğimiz bağlamında biçemle işlememizi gerektirir. Buna şöyle bir örnek verilebilir: içinde yalnızlık sözcüğü bir kere olsun geçmeyen bir şiir, okuyucunun –tabii ki metin okuyucuyla buluştuğunda gerçek canlılığını kazanır- en derininde yalnızlığı, belki tek başınalığı hissettirecek şekilde işlenmişse, gerçekten sanatsal sayılabilir. Gamze Saymaz’ın şiiri de bu yönde.

Saymaz’ın sahne şiirinde –buna ‘görsel şiir’ demeyeceğim çünkü bu bir şiir okuma performansı ile kaydedilmiş bir beden performansının oluşturduğu video art olabilir- şairin imgeleminin, sorunsal edindiği duyguyu tüm yoğunluğuyla işleyebilme kapasitesinin çok güçlü olduğuna tanık oldum. Saymaz’ın görmek-görmemek, hissetmek-hissetmemek, duyumsamak-duyumsamamak gibi bazı diyalektikler arasında gidip geldiği söylenebilir. Ve bu bir çeşit sevi ilişkisi çerçevesinde işliyor. Gerçekten varolduğuna, varolmuş olduğuna inancın sorgulandığı yani yaşanan ve yaşanmış gerçekliğin görüngülerinin sorgulandığı bir şiir bu. Belki de bu bir sevi ilişkisi hakkındadır, kaybedilmiş ve yası tutulamamış bir sevgili, öyle ki gecelerce uyku kaçırıyor bu acı.

Hepimizin içinde bulabildiği -bulması gereken- bir karanlık

Hepimiz belli bir gündelik akış içinde yaşarız. Derin olarak bir şeylere kafa yormamıza engel olan bir dürtüdür belki bu. Fakat yaşamımızdaki bazı olaylar bize içinde bulunduğumuz ve lineerliğinden çıkamadığımız zaman kavramının bükülmesine, döngüselleşmesine sebep olabilir. (sevilen birinin kaybedilmesiyle birlikte uykusuz geçirilen geceler, halüsinasyonlara varan psişik yaşantılar vb.) Bu noktada Augustinus’un zaman mefhumu hakkında söyledikleri hatırlanabilir. Melankoli ya da ağır depresyon dönemlerinde de zaman algımız değişiklik gösterebilir. Kaybettiğimiz sevdiğimiz ile yaşadıklarımız bugünümüze taşınabilir ya da tam tersi.

Saymaz’ın ‘’beti benzi atık, soluk soluğa’’ lirik ben’i bizi karanlık bir dünyaya çekiyor denebilir. Ama bu karanlık hepimizin içinde bulabildiği -bulması gereken- bir karanlık. Yukarıda bahsettiğim akışın bir zaman bir şekilde durduğu ve gündelik olanın ara verdiği bir durum bu. Gündelik olanı durdurmak, yahut ona bir şekilde ‘’siz bir susun’’ demek, insanın içe dönüşü için önemli bir hareket sayılabilir. Saymaz da içe dönerek oradan bize hayaletlerini sunuyor. Bu bir çağrı sayılabilir aslında, kendi içlerine dönmeleri için okuyucu/izleyiciye tutunacak bir malzeme. Ki bu hayaletler çağdaş Batı şiirinde de kendilerine önemli bir yer bulmuşlardır. Belki de her şairin, yazarın kendisiyle yüzleşmesine aracı oluyorlardır bu hayaletler.

Belki de kaybedilen bir ‘sevilen’ değildir

Görmek/görmemek ya da başkasının gözüyle görmek Saymaz’ın lirik ben’inin önemli bir dinamiği. İzleyici, başlangıçtaki sekanslardan birinde delik bir kumaşın ardından oyuncuyu görüyor. Bu durum şu dizelerle desteklenmiş: “… for remember sight means real / and we’ve been warned that hurts…” Desteklenmiş demekle biraz hata ediyor olabilirim çünkü burada görsellik yalnızca şiir okumasını destekleme amacıyla kullanılmış olsaydı işler biraz sıradanlaşır ve estetikten uzaklaşırdı. Ben bunu şöyle yorumladım: bu, kendini görmekten (aynalanmaktan) uzaklaşmış bir kadının sevdiğini kaybettikten sonra yaşadığı bunalımı çağrıştırıyor. Şiirin ilerleyen bölümlerinde crypt adı verilen psikanalitik bir kavramdan bahsedilmekte. Bu noktada, bastırılmış olan kederin (yas) bir hayalet (uncanny) gibi bir şekilde lirik ben’in etrafında dolandığı ya da göğsünde sıkıştığı hissi verilmekte. Belki de kaybedilen bir ‘sevilen’ değildir. Belki kaybedilen çocukluktur ya da o hiçbir zaman hiçbir insanla dolmayan bir boşluk ve bunun getirdiği daimi bir tek başınalık imleniyordur.

Son olarak, şiirin izleyiciye kendi hayatıyla ilgili önemli duygusal kapılar açabileceği düşüncesindeyim. Neyin gerçek ve/veya yaşanmış olduğu neyin yaşanmamış/kurulmuş olduğunun birbirine karıştığı, aslında ikisinin de milim milim hissettirildiği şiirde, güçlü bir imgelem bulunmakta. Soyut ile somutun birbirine karışması olarak görüyorum metin ile filmdeki jestleri. İzleyiciyi bir çürümeye, bir kırışmaya şahit olmaya davet eden bu film-şiiri çok etkileyici bulduğumu söyleyebilirim.

Gamze S. Saymaz’ın ekran şiirini 3 Şubat’tan itibaren her cumartesi Studio H Kadıköy’de görebilirsiniz.

Daha fazla yazı yok
Lütfen bekleyin.

Bültenimize üye olun

Haber ve etkinliklerimizin bildirimlerini almak ister misiniz? Aşağıdaki kutulara e-posta adresinizi ve isminizi girin, ilk haberdar olan siz olun.
2018-02-22 13:04:01