Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

SPOILER

Mülteci sorununa ilişkin Ai Weiwei’in karaya vurmuş ölü çocuk mimesis’ine kızıyor ve onu duyarsızlıkla suçluyorsak Saylak’ı da fazla/ aşırı, hiper- duyarlılıkla suçlayabilir miyiz?

Bu bir hiper-gerçekçi sinema mıdır?

Gerçekçi sinemasının sorunu tam da artık gerçeğin anlatılamayacak kadar gerçeküstü oluşundan mı kaynaklanıyor?

En büyük gardiyanının kendisi olduğunu anlamakta gecikmeyen ve bu yüzden de asla kaçamayacağını söyleyen ergen kahramanımız/ esas kahramanımız Gaza’yı bir köle ilan edelim. Babası Ahat’ı da Efendi.

Bu arada filmin Hakan Günday’ın Daha romanından esinlendiğini belirtelim.

Bir uyarlama olmadığını, dolayısıyla yönetmenin romandan istediği gibi bir seçki yaptığını da ekleyelim. Yönetmenin, roman kahramanı Gaza’nın, roman zamanındaki hayatından belirli bir kesiti anlatmayı tercih ettiğini de…

Gaza, mültecileri jandarma Yadigar’la işbirliğiyle, iki denizcinin teknesiyle karşıya atmadan önce depoda saklayan Ahat’ın oğlu. Filmin başında kendisinin ifade ettiği gibi “dünyanın en güçlü adamının oğlu”. Efendi’nin.

Gaza, filmin yarısına kadar bu en güçlü adamın, en zalim adam, gerçek bir Efendi ve aynı zamanda babası olduğuna tanık olmakta gecikmeyecek.

Onun yasalarını teker teker dinleyecek.

Öğrenecek. Bu yasalarla yüzleşecek.

Sakladıkları mültecilerden bir kadına tecavüz edişine o sırada annesinden ayırdığı oğlunu da kapattığı kamyonun bagajında havasızlıktan ölüşüne kadar nice insanlık dramının bir parçası olacak.

Gaza, hayatın nice trajedisinin önemli bir tanığı ve parçası   olurken biz izleyiciler de oturduğumuz yerde hop oturup hop kalkıp bu son derece natüralist anlatım karşısında zaman zaman Baba’dan, Efendi’den tiksineceğiz.

Ahat, bir Dickens karakteri olacak. Gaza da Oliver Twist.

Tecavüz, şiddet, açlık, sefalet koşullarına rahat sinema koltuklarımızda maruz kalan bizlerden önce yönetmen Gaza’yı düşünecek.

Onun yaralarını saracak uzun çekimler yapacak.

Tatlı, gölgeli fotoğraflar birbirini takip edecek.

Uzun uzun yıkanacak Gaza.

Biz de arınacağız onunla birlikte.

O odasındaki güneş sistemi afişine bakacak biz de umut dolacağız.

Dünya böyle acıyla dolsa bile uzay büyük deyip dalacağız o postere Gaza ile birlikte…

Akdeniz’in yeşil sularına atlayacak Gaza. Biz de atlamış gibi ferahlayacağız. Dünyanın acılarına bir süre ara vereceğiz.

Filme, trajediye devam etmek için şifa bulacağız.

Lakin filmin adı üstünde: Daha.

Yönetmen Onur Saylak

Şiddet de zorbalık da burada bitmeyecek. Artık ne Gaza’nın babasını uyurken serinletecek vantilatör,  ne de bize ulaşacak  uzun uzun yakın plan dönen kanatlarını izleyerek uyuşmak.

İşte tam bu noktada, yeni bir 21. yüzyıl Dickens romanı okurca Oliver Twistleştirdiğimiz, bütün oyuncuların başta Ahmet Mümtaz Taylan olmak üzere muhteşemlikleri sayesinde, Gaza’nın yanında ve onun kendi iradesiyle olaylardan kurtulup özgürleştiğini, İstanbul Erkek Lisesi’nde yerini aldığı sıraları görmeyi planlarken biz…

Onur Saylak umduğumuzu buldurmayacak…

Uyuşturduğu gibi uyarmaya başlayaca tekrar.

Tam ortasını aşmışken film, efendi köle diyalektiğinden vazgeçmeyecek ama onu bambaşka bir noktaya taşımaktan geri durmayacak.

Ergen kahramanınız bir savaşçıya dönüşecek dönüşmesine…

Babasına kafa tutacak tutmasına da…

Uzayı gösteren afişlerini yakacak dev bir ateşte.

Sarı boyaya daldıracak ellerini.

Eyleme geçecek ama köleliğin koşullarını kaldırmak yerine dolayısıyla Efendi’liğin de, bu koşulları teknolojisi araçlarıyla  yeniden üretecek. Bir güvenlik kamerası yerleştirecek mültecileri sakladığı depoya.

Az önce birlikte uyuyup aşık olduğu kızla karanlıkta Arapça şarkılar söyleyip esridiği yeraltındaki koşulları izlenir ve yaşanmaz hale getirecek.

Sarı boyayla sınırlar çizecek deponun karanlık zeminine.

Çok kısa bir süre önce babasının ölümüne neden olduğu çocuk Cuma’yı, Jack Londonsever Monks dinler, dövmeli dövmeci, Amerikan sinemasının kendince haklı Rambo’sunu hatırlatan abileriyle, sahipsiz bırakmayıp mezar taşı dikmişti gömüldüğü yere. Kalbimiz yumuşamıştı.

Kahramanın hayatına çekidüzen verip düzende işte İstanbul Erkek Lisesi’nin sırasında yer aldığını görüp sevinmemize az kalmıştı.

Oysa öyle olmadı.

Köle eyleme geçtiği gibi yeni, çağdaş bir efendi oldu.

Ölümüne neden olduğu çocuğa bir mezar taşı yapacak kadar incelikli bir efendi. Yirmi kişilik denizle açılmayı bekleyenlere içi talaş dolu sadece üç can yeleği verecek ve kimin elinde talaşlar içinde kalacak bu can yelekleri diye onları kavga ederken izleyecek kadar incelikli bir Efendi.

Filmin finalinde Gaza, bilgisayar ekranından güvenlik kamerasına havasızlıktan ölmek üzere yalvaran mülteciyi izliyor.

Bir avuç dolusu çerez atarak ağzına.

Tam finalde artık görüntü yok bu iğrenç çerez sesi var çağdaş Efendi’nin dişlerinin öğüttüğü….

Hakan Günday’ın edebiyat kuramı olarak değerlendirmek gerekirse rahatlıkla “unified” birleşmiş realizmine karşılık  Onur Saylak’ınki natüralist bir ilerleyişten hiper bir realizme savruluş.

Peki ama yönetmenin buna hakkı var mı?

“Elbette sen kimsin etik bir tartışmanın yeri mi?” diye sorabilirsiniz.

“Gerçeğin azı bile bu” da deyin o hanım gibi hatta.

Ama ben gerçeğin nasıl anlatıldığıyla; aktarıldığı, tekrar nasıl tasarlandığı, birleştirip, ayrıştırıldığı hatta ve hatta gerçeğin görünüşteki bu hegemonik totalitesini nasıl yıkıp bozduğu, altındaki hakikati nasıl kaldırdığıyla ilgiliyim.

Yönetmenin, izleyiciyi bir acıtıp bir yarasını sararken bir süre sonra terk edip kendi yarasıyla baş başa bırakmak ve izleyicinin saatlerdir yanında olduğu bir kahramandan, evet bir birey ama sapkın ve işkenceci bir birey yaratışına tanık olmaktan başka seçenek bırakmayışını sorguluyorum dolayısıyla…

Gaza, çerez dolu ağzıyla ona ölmek üzere yalvaran insanları izlesin. Biz de Gaza’nın çağdaş bir Efendi oluşunu, Eti Form ya da patlamış mısır  yiyerek mi izleyelim?

Bu durumda Gaza ile birlikte biz de onu izleyerek birer çağdaş efendi mi köle mi oluyoruz?

Asıl soru ve filmin açmazı bu.

Kararsız gerçekçiliğinde.

İzleyiciyi de sadece “izleyen”e indirgeyerek aslında delik açıp sızıntı vermek istediği totaliteye entegre etmesinde, yeterince rüya dışı aydınlıkta, gerçek gündelik hayatımızda ister istemez müttefik olduğumuz yetmezmiş gibi bizi rüyada; o karanlıkta, sinemada, dev ekranda dev kameralarla çektiği filmi izlerken dahi, birer Gaza’ya, sapkın’a dönüştürmesinde sakınca görmemesinde.

 

Daha fazla yazı yok
Lütfen bekleyin.

Bültenimize üye olun

Haber ve etkinliklerimizin bildirimlerini almak ister misiniz? Aşağıdaki kutulara e-posta adresinizi ve isminizi girin, ilk haberdar olan siz olun.
2018-02-22 13:05:41