Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

“… Bazen yaptığım şey sanat mı diye insan düşünüyor. Her inşaatta kullanılan merdiveni ve tahtayı bir sanat galerisine getirdiğim için mi sanat oldu? Burayı boyacı tamir ederken sanat olmuyordu, buradan gidince de sanat olmayacak. Peki bunu sanat yapan ne? Sanat olarak tanımlanmamış bir mekanda insanların bu objelerin sanat olabileceğini düşündüğü zaman mı? Doğada var olan nesnelerin sanat olarak görülebilmesi mi? Yoksa bir cümlenin kelimeleri olduğu için mi?”

 

-Sergi için basın bülteninde “sanatçının bugüne dek ortaya çıkardığı tüm işlerinin izini sürerek bugüne gelindiğinde hepsinin birbirini doğurmasından var olan bir yeni doğuş niteliğinde” diyor. Bu yeni doğuşun koşullarını konuşabilir miyiz?

Serhat Kiraz: Yeniden doğuş size ne algılatıyor? Bir düşünceyi veya bir hayatı bırakıp yenisini kurmak mı? Bu sergiye bir anlamda yerin altına inerek (merdivenlerden) ulaşıyorsunuz. Bu konuda Mircea Eliade’nin iki kitabını önerebilirim: Ebedi Dönüş Mitosu ve Doğuş Yeniden Doğuş. Mitler,  ‘Yerin altına in orada felsefe taşını bulursun’ der. Leonard Cohen de bir belgeselde yaşamının bir bölümünde uzun bir süre bir tapınağa kapandığını söylüyor. Bu Platon’un mağara istiaresi ile de benzerlik gösterir. Eskiden gnostik rahipler yer altına inip en sessiz yeri bulurlarsa belki Tanrı’nın sesini duyabileceklerine inanıyorlarmış.

Analemma, gökyüzüyle yeryüzü arasındaki bağlantıyı kuruyor. Güneş ışığının yer yüzüne ulaştığında nesnelerin (sopa) gölgesinden zaman hesaplanıyor; güneş saati.  Evrende sürekli bir döngü var. O döngü içinde değişimler söz konusu. Dünyada her türlü bilgiyi yerküre ile gökküre arasında alıyoruz. Dolayısıyla her zaman yeniden doğuyoruz. Ben uzun süredir aynı olan şeylerle, farklı olanı bulmak için çalışıyorum. Ben bu serginin içinde üç tane değişmez olan şey kullandım. Şakül, sürekli dikeyi buluyor. Hortum su terazisi, bileşik kaplar usulüne göre sürekli yatayı buluyor, pusula, sürekli aynı yönü gösteriyor. Bunlar bilindik şeyler, ama unutulunca yeni baştan hatırlatmak gerekiyor. Eski yaptıklarımı yeniden kullanmamın nedeni, hepsinin birbirine bağlı şeyler olması. Bu mekanda biçim değiştiriyor ve mekanı da ön plana çıkarıyor.

Vitrivius’u kullanmamın nedeni, mimarinin temellerini oluşturan bir mimar ve Roma mimarisinin temel prensiplerini oluşturmuş. Eski dönemlerde bütün inşaatlar bu kitaba bağlı olarak doğayla uyumlu bir şekilde yapılırdı. Kitap tüm bölgelere aynı tarzda evlerin yapılmasının doğru olmadığını söylüyor. Bugün bu kitabın mimarlık bölümünde okutulmaması, şehir planlamalarında sorunlara neden oluyor.

“….Platon’un Kratylos’da dediği gibi nesneleri, üstüne söylenenlerden değil de kendilerinden öğrenmemiz daha doğru değil mi?”

-Süreyya Evren, sergiyi şu sözlerle ifade ediyor: “Analemma” sergisi, bir serginin hazırlanması aşamasından bir kesit gibi. Sergi başka bir zamanda açılacak bir sergiye dair bir sergi adeta ve bu dikkatiyle izleyicileri ne yaptığını açıklamak istemeyen ama tüm izlerini katman katman seren bir sanatçının toplam emeği ve bugünü üzerine düşünmeye davet ediyor. Geçmişe dönüp baktığınızda hangi serginiz sizin için bu anlamda çok merkezi? Bütün izlerin başlangıcı? İlk sergi mi? Senesini, o dönemi, okuduklarınızı ve etkilendiklerinizi birlikte hatırlayalım mı?

S.K: Akademide eğitim alırken, biçimselliğe karşı düşünsel olarak nasıl bir soru üzerinden çalışabileceğimi düşündüm. Akademi gerçeklik ile ne kastediyor? Ne kadar gerçekçi olunabiliyor? Gerçekçi olan görüntüsel düzlem, yoksa bizi gerçeklikten uzaklaştırıyor mu? Nesnelerin kendisi olan maddi gerçekliğini ve onları görüntü düzlemi –bu Maçka Sanat Galerisi’ndeki son sergimin ismi- üzerinde algılıyoruz. Medyatik görüntü düzlemi üzerinde algılamaya başladığımız zaman, maddi gerçekliği algılamaya başlıyoruz. Bu bizim gerçeği algılamamıza engel mi oluyor? Ya da manipüle mi ediyor? Bu soruları 1970’li yılların sonunda sordum.

Çok kısa bir sürede anlatılabilecek bir şeyi bir romana dönüştürmenin bir anlamı var mı? Bunların arkasında nelerin yattığını düşünmeye başladığım zaman bazı şeyler buldum. Mesela, boş tuvali yadsımak yerine onu kullandım. Tuvalin yanına başka bir görüntü getirdiğim zaman, o boş tuvalin başka şekilde algılandığını fark ettim. Mesela bir sandalye resmi getirdiğim zaman boş tuval duvar olarak algılanıyor. Boş tuvali maviye boyadığımda gökyüzü oluyor. Yanına gelen şeyler tuvalin anlamını değiştiriyorsa, bizi o tuvalde gerçek olarak algıladığımızdan uzaklaştırıyor olabilir mi? Yani biz  bu durumda onu boş tuval olarak algılamıyoruz. Yanındaki nesneyle özdeşleştiriyoruz, anlam değişmeye başlıyor. Nesnenin kendisini algılamaktan uzaklaşıyoruz.

Bu düşünce bizi Sokrates ve Platon’un dönemine götürüyor. Platon’un Kratylos’da dediği gibi nesneleri, üstüne söylenenlerden değil de kendilerinden öğrenmemiz daha doğru değil mi? Mesela, sizi değerlendirirken, sizin kendinizi ifade etmeniz ve benim sizi kendi yargılarımla değerlendirmem mi, yoksa başkasının sizin üzerinize söylediği ifadelere bakıp değerlendirmem mi daha doğrudur? Farklı düşünce yapılarını koymamın nedeni buralara kaynaklanıyor.

 

-“Ne sanat ne felsefe. Ben ikisini de yapmadığımı düşünüyorum” diyorsunuz? Kavramsal Sanat yapmadınız mı peki? 

S.K: Bazen yaptığım şey sanat mı diye insan düşünüyor. Her inşaatta kullanılan merdiveni ve tahtayı bir sanat galerisine getirdiğim için mi sanat oldu? Burayı boyacı tamir ederken sanat olmuyordu, buradan gidince de sanat olmayacak. Peki bunu sanat yapan ne? Sanat olarak tanımlanmamış bir mekanda insanların bu objelerin sanat olabileceğini düşündüğü zaman mı? Doğada var olan nesnelerin sanat olarak görülebilmesi mi? Yoksa bir cümlenin kelimeleri olduğu için mi?

Sanatların anlaşılması için bu tür klasifikasyonların içine sokulmaya başlandığını düşünüyorum ben. Sadece bir ad konuluyor. Sanat tarihinde, empresyonistlerde olduğu gibi, dalga geçmek için konulan bir isimden koskoca bir sanat akımı çıktı. Müzelerde reddedildiler. Bugün ise dünyanın en önemli yerlerinde duruyorlar. Nasıl bir şey olup bittiğinde tarih oluyorsa, sanat da olup bittiğinde sanat olur, ya da olmaz; birilerinin sanat olarak nitelemesiyle değil! Almanya’da yaptığım bir sergide  Constellation ismini kullandım, nesnelerin birbirleriyle bağlantısallığını göstermek için.

Maçka Sanat Galerisi’nde Translation ismini kullandım. Bir düşünceyi alıp biçime dönüştürdüğümüz, sürekli bir çeviri yaptığımız için. 3 boyutlu bir objeyi 2 boyutlu bir zeminde anlatırken onu dönüştürüyoruz. Yazıda da resimde de bu böyle. Buradaki sergide camlı masanın içine koyduklarım sanat olarak yapılmamış görüntüler ve çizimler. Koyuluş biçimi belki onların sanat olarak görülmesini sağlıyor. Benim yaptığım şeyleri sanat olarak bile düşünmeyebilirsiniz. Ben sadece insanın nasıl düşüncelerini değiştirip dönüştürebileceğini ve değişen algılama biçimini göstermek istedim. Serginin kurgusunu bir sorunun cevabının olması gereken yerden başka bir yerde olabileceği, nesnelerin birbirleriyle bağlantılı olabilecekleri üzerine oluşturdum.

Serhat Kiraz’in sergisi Milli Reasürans Sanat galerisinde 27 Eylül – 4 Kasım 2017 tarihleri arasında görülebilir.

3 tane ayrı bölüm hazırladım. Birinci bölüm sergiyi oluşturan düşüncenin gösterildiği yer, ikinci bölüm tarih boyunca yapılmış çalışmaların bulunduğu yer, üçüncü bölüm de benim bunlardan alıntılayarak yaptığım geçmişte buna temel oluşturan yapıların bulunduğu yer. Dolayısıyla hepsi aynı değil ve bunların içindeki hiçbir şey bana ait olmayabiliyor. Ben sadece elimde ve geçmişimde var olanları bir araya getiriyorum ve bu zaman diliminde bu mekanda sunuyorum.

“….Ben 1979’lu yıllarda bu biçimciliğe karşı çıktım. Her sanatçının bir kimliği olmalı. Benim kimliğim yaptığım resimler ve biçimler mi? Dikkat ettiğim şey ilk yaptığım ile son yaptığım çalışma arasında tutarlı bir aks olması, böylelikle yaptığım çalışmalar hakkında soru sorulduğunda cevap verebilirim. Süreyya’nın (Evren) dediği ‘hesabını vermek’ ile kastettiği bu. Joseph Beuys’un lafını çevirdiler ‘Herkes sanatçıdır’ diyor. Ama ondan sonrasını çevirmediler ‘Herkesin yaptığı sanat mıdır?’ Bu kısım göz önünde tutulmadığında ‘Ben yaptım oldu’ oluyor. Sanatta bu olmaz.”

-Sizce bugünkü sanat ortamına 1970’lerin ikinci yarısının nasıl katkıları oldu? Katkısı oldu mu? 

S.K: 1984 yılında Maçka Sanat Galerisi’nde yaptığım sergi metninde “Evrende en ufak bir değişiklik, herşeyin yeniden düzenlenmesini zorunlu kılar” diye bir cümle kullanmıştım. Ben mezun olurken 100 yıllık bir kronoloji yaptım, burada sergiliyorum. Tüm disiplinler eş zamansal olarak düşünülmeli. Biz geçmişi bugünkü uzlaşımlarımızla yargılayamayız! 1800 yılında yapılan resimler, heykeller, o dönemin mimarisi bir arada ele alınmalı. Bunların tamamını eşzamanlı olarak kurup bugüne kadar getirmeye çalıştım. O zamandan bu yana bir çok değişim oldu. Yani bunu 1970’lerden sonrası olarak düşünmemek gerekiyor. Bugün bazı sanatçıların Türkiye’de veya Avrupa’da yaptıkları sanata eşzamansal olarak baktığınız zaman da ‘güncel sanat’ olarak tanımlıyorlar. Teknolojinin gelişimi ve materyallerin değişimi ile video sanatı ve medya sanatı gibi tanımlar ortaya çıktı, vs. Eski dönemlerde fotoğrafları çektikten sonra fotoğrafçıya gönderip basılmasını beklerdik. Şimdi ise fotoğraf makinesiyle veya telefonla çektiğiniz fotoğrafları anında bilgisayardan izleyebiliyoruz.

Sesleri kaydetmek için kocaman bir teyple dolaşmıştım, şimdi telefon bile olmadan  sesleri kaydedebiliyorsunuz. Ben bu konuyu 1979’daki Beyoğlu Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’ndeki Sanat Tanımı Topluluğu sergisinde ele aldım. Galerinin dışarı bakan camına boş bir çerçeve yerleştirdim. Altına da aynı büyüklükte boş bir kağıt (zamansızlığı simgeleyen) koydum ve camdan 10’ar dakika arayla dışarının fotoğrafının çektim. Sergi boyunca çerçeve orada durdu. Çektiğim fotoğrafları da aynı büyüklükte çerçevelerin içinde duvara astım. Böylece galeriden bakınca camdaki çerçeveden görünen noktanın bir gününü belgeleyen bir sürü fotoğraf elde ettim. Fotoğrafların altına da galerinin açık olduğu zamanları yazarak yapıştırdım.  Fotoğrafları on dakida bir çektiğimi kırmızıyla yazarak belirttim. Işığın değişimiyle beraber duvara asılan fotoğrafların gölgeleri de sürekli değişim halindeydi. Bunu yapmamın nedeni gerçekle görüntünün karşılaştırmasını sağlamak istememdir!

Bu durum şu sorunları da beraberinde getirdi: Bu fotoğraflar başka bir yerde sergilenirse bağlamından kopmuş olur. Orada yaptığım şeyi burada da yapabilirim, ancak teknoloji değişmiş olsa da kendimi tekrarlamış olurdum.

Ben 1979’lu yıllarda bu biçimciliğe karşı çıktım. Her sanatçının bir kimliği olmalı. Benim kimliğim yaptığım resimler ve biçimler mi? Dikkat ettiğim şey ilk yaptığım ile son yaptığım çalışma arasında tutarlı bir aks olması, böylelikle yaptığım çalışmalar hakkında soru sorulduğunda cevap verebilirim. Süreyya’nın (Evren) dediği ‘hesabını vermek’ ile kastettiği bu. Joseph Beuys’un lafını çevirdiler ‘Herkes sanatçıdır’ diyor. Ama ondan sonrasını çevirmediler ‘Herkesin yaptığı sanat mıdır?’ Bu kısım göz önünde tutulmadığında ‘Ben yaptım oldu’ oluyor. Sanatta bu olmaz.

 

Peki kavramsal sanat bitti mi? Tarihin sonu gibi kavramsal sanatın sonundan bahsedilebilir mi? 

Ben sanat akımlarının sonlandığına inanmıyorum. Şöyle bir yorum yapılabilir: Empresyonizm, akılcı olan bir şeye karşı doğada izlenime dayalı bir yapı olarak ortaya çıkıyor. Işığın değişmesi sanatçının yaptığı resmi etkileyeceğinden, sanatçı da hızlı boya kullanımıyla eserlerini kısa sürede bitirmeye çalışıyor. Bu prensip her zaman var. Monet’le birlikte (Nilüferler) soyut resme geçiş sağlanmıştır, Cezanne’la birlikte de akla dayalı kompozisyon tekrar gündeme gelmiştir. Rönesans döneminde boyalar ustaları tarafından saklanıyor ve ulaşılamıyordu. Endüstri Devrimi’yle birlikte boyalar sanayiye dönüştü ve herkesin resim yapabilmesi olanağı sağlandı. Fotoğraf makinesinin çıkması ile beraber fotoğraftan alıp empresyonist biçimde resim yapmaya başlamak, empresyonizmin tanımına uyuyor mu? Ben bu biçimciliğe karşı çıktım.

Muhabirimiz Didem Ermiş ve Serhat Kiraz

Akımlar piyasayı ve toplumu ilgilendirir. Onun arkasında başka nedenler varsa, bu nedenler gerçekten akımı inceleyenler tarafından bulunabilir. Ben bunlarla hiçbir zaman ilgilenmedim. Bacon yaşamından hareketle bir resim oluşturmuştur. O onun yaşamının resmi olmuştur. Platon’un ‘mağara’ için dediği gibi eğer mağarada yaşıyorsanız dışarı çıkmadan önce bir daha düşünün. Bir kere çıktıktan sonra geri dönmek mümkün olmayabilir. Bacon’ın yaptığı resim tutunca, bir çok ressam öyle bir yaşam sürdürmeden, onun gibi resim yapmaya başlıyor. O zaman Bacon’ın yaptığı resim topluma sanat olarak lanse ediliyor belki de… Akımlar bu yüzden bana eğitim sisteminde belli bir klasifikasyon kurmak için yapılmış şeyler gibi geliyor. Ayrıca piyasayı da yakından ilgilendiriyor (ticaret). Ama eş zamanlı reprodüksiyon yaparsak, o zaman bunlar tarih olur. Bir ip veya kablo düşünelim; geçmişten bir kablo geliyor ve bugünün görüntüsünü oluşturuyor. Bize yapılan şey ise şu: Bir sanat halkası oluşturuluyor ve ‘Bu sanat kendi içinde bir halkadır’ deniliyor. Bir de  tarih halkası oluşturuluyor. İkisini birbirine bağlayan halka ise sanat tarihi halkası oluyor. Bu zincir sisteminin kopukluk, ya da iletişimsizlik yarattığına inanıyorum. Halbuki bunlar iplik olarak geldiği zaman, fiber optik kablo gibi mesela, hepsi birbirine eş zamansal olarak temas ediyor. Bunu unuttuğumuz için, örneğin Fransız Devrimi sırasında kimin ne resim yaptığını, dönemin edebiyatını, siyasi olaylarını, vs. bir bütün olarak göremiyoruz. Tarihe bu bütünlük içerisinde bakılsaydı bugün farklı algılanabilirdi. Bugünkü uzlaşılarımızla geçmişi değerlendiremeyiz.

Analemma sergisinden genel görünüm

Değerlendiremememizin nedeni bundan kaynaklanıyor gibi geliyor bana. 200-300 sene önce yapılmış resmin güncel olmasının nedeni onun yok olmamış olması. Mesela, Vermeer’in resminin fotorealizmin gelmesi ile tekrar ortaya çıkması gibi. Bence yapılması gereken, yapıtın kendisine bakmak ve taşıdığı değerleri kendisinden öğrenmek ve anlamaya çalışmak.

 

-Ayşegül Sönmez, son kitabında Yoko Ono’ya soruyor “Kavramsal sanatın sonu, başarısı yüzünden mi geldi” o da şöyle yanıtlıyor:“Herhangi bir sanatın çöküşü onun başarısındandır”. Ne diyorsunuz bu konuşmaya? 

Ben öyle olduğunu düşünmüyorum. Bence hiçbir şey yok olmaz. Ayrıca şu söz de unutulmamalı: “Var olan şey yok olmaz, yok olan da var olmaz.” Geçmişi günümüzün kaynağı olarak düşünüyorum; yararlanmamız için orada duruyorlar.

 

-Son serginizde astronomiden yola çıkıyorsunuz. Güneş’in bir başka gök cisminden (genellikle Dünya’dan) gözlendiği zaman, gökküre üzerinde günün belli bir anındaki ortalama konumuna göre yıl içerisindeki hareketini gösteren eğri için kullanılıyor. Türkiye’de Dünya’da olup biten birçok siyasi toplumsal olay varken neden evrene başvuruyorsunuz?

Düşünüyorum da, Türkiye’de bu kadar olay varken, Ortadoğu bu kadar karışmışken, acaba neden bazı bilim adamları Cern’de Higgs parçacığı ile uğraşıp evrenin nasıl oluştuğunu öğrenmeye çalışıyor. Veya, uzayı çok uzaktan gözlemleyebilmek için araçlar oluşturuyorlar. Ya da Mars’ta koloni kurmaya, veya buzulların erimesinin önüne geçmeye çalışıyorlar. Yoksa dünyanın ekseninin yalpa yapmaya başlaması önemsenmemesi gereken bir olay mı? Bunların ve benzerlerinin de hem Türkiye’yi hem de dünyayı ilgilendiren toplumsal ve siyasi olaylar olduğunu düşünüyorum.

 

 

Daha fazla yazı yok
Lütfen bekleyin.

Bültenimize üye olun

Haber ve etkinliklerimizin bildirimlerini almak ister misiniz? Aşağıdaki kutulara e-posta adresinizi ve isminizi girin, ilk haberdar olan siz olun.
2017-10-20 05:22:34