Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

Feminist sanatçı CANAN yirmi yıldır sürdürdüğü sanat hayatında politik işleriyle tanınan bir sanatçı. Çoğunlukla kendi bedeninden yola çıkarak yaptığı işlerle biliniyor. Ataerkil tahakküm pratiklerini ifşa etmeye çalışıyor. Bununla da kalmıyor sarsılmaz bir inatla her yere nüfuz etmek isteyen iktidarda çatlaklar oluşmasını sağlıyor.

CANAN, Arter’de açılan Kaf Dağı’nın Ardında adlı sergisinde bu kez mitolojik bir anlatıdan yola çıkarak eril dilin zihinlerde yerleşmiş kalıplarını kırıyor. Özellikle de beden üzerinden tarihsel, güncel, mitolojik göndermeleri olan işleriyle bunu yapıyor. Böylece bireye soluyabileceği oksijen pompalıyor. Zira Kaf Dağı’na çıkılacak yolculukta bol bol oksijene ihtiyacımız var. En nihayetinde; özgürlüğün ve kurtuluşun birey olarak kendimizi gerçekleştirmekte olduğunun altını çiziyor.

 

İstiklal Caddesi’nde bulunan Arter’den içeri girdiğimde soğuk kış günlerinde mehtaplı gecelerde kurtların ulumalarını andıran ürpertici, korkutucu bir ses duyuyorum. Bir yandan davetkâr bir yandan da zihnimin duyargalarına çarpan bu ses bir müddet orada, öylece beklememe neden oluyor. Birçok toplumun ortak belleğinde önemli bir yer eden “Kaf Dağı” efsanesinden yani bir yokyerden; melekler, cinler, Simurg, insanlar, ejderhalar, hayvanlar ve bitkilerin birlik oluşturduğu ancak Anka Kuşu’nun sırtında varılabilecek ulaşılması imkânsız bir dağdan yola çıkılarak hazırladığı bu sergide insanı ürperten bu sese ne demeli? Değil mi ki o yokyer, bir nevi ütopya ve bunun gibi başka efsaneler ve ütopyalar; eninde sonunda zor da olsa iyi bir yaşam kuracağımız, orada mutlu mesut yaşayacağımız, sevgiyle, muhabbetle birbirimize bağlı kalacağımızı müjdeliyordu. Sanırım, Kaf Dağı’nın Ardına ulaşmak için türlü zorluklardan geçmek gerekiyordu ve bu ses de bunun ilk işaretiydi.

Ütopyalar çağı geride kalmış distopyaların yani kötülüklerin egemen olduğu, muktedirlerin kaleleri ele geçirdiği bir çağda bütün bunları aklımda tutarak CANAN’ın sergisi, bizi yeni, iyimser bir umuda sürükleyebilir mi?

Kuş Kadın, 2017, (Fotoğraf: Murat Germen)

Cennetin koruyuculuğunu “Kibele” üstleniyor

CANAN, sergisini üç kata yaymış. Bu katları da Cennet, Araf, Cehennem adı altında kurgulamış. Fakat cennet kutsal kitaplarda anlatılanın aksine giriş katında yer alıyor. Yedi kat yerin altında bildiğimiz cehennem ise en üst katta kurgulanmış. Ortada da herkesin tahmin edeceği gibi Araf katı var. CANAN daha ilk başta zihnimizde yaratılan bu algıyı değiştirmeye çalışıyor. Cenneti, Arafı ve Cehennemi kendi ellerimizle yarattığımızı vurguluyor.

Cennet kapısından girmeden önce duvarda Anadolu kökenli ana tanrıça “Kibele” fotoğrafıyla karşılaşıyorum. “Kibele” (2000) adlı fotoğraf, CANAN’ın hamile dönemindeyken çektirdiği bir fotoğraf. Bu oto-portre fotoğrafta sanatçı ana tanrıçayı kendi bedeniyle temsil ediyor. Ve cennetin koruyuculuğunu bu ana tanrıçaya veriyor.

Hayvanlar Alemi, 2017, (Fotoğraf: Murat Germen)

Arter’in İstiklal’e bakan camekânında ise “Hayvanlar Âlemi” yerleştirmesi yer alıyor sanatçının. Renkli kumaşlardan yaptığı ve adeta birbiriyle uyum içinde olan ejderha, yılan, balık, Anka Kuşu gibi hayvan figürleri serginin bu mekânına bir başka bir hava yaratıyor.

Canlılar arasındaki doğal dengenin kaynağı

Hemen ileride Çeşme adlı video sanatçının yaşamın kaynağını göstermek için ürettiği bir çalışma. CANAN, bir çeşme gibi akan sütün cennet katında yer alan canlılar arasındaki doğal dengeyi sağladığını belirterek bedeni göğüslerden ayırarak anne sütünü işaret etmek için böyle bir çalışma yaptığını ifade ediyor.

Tülden bir silindir şeklinde tavandan yere doğru uzanan ve kendi ekseni etrafında yavaşça dönen Cennet aldı çalışmayla karşı karşıya geliyorum. Kumaşların üzerinde insan, hayvan ve yaratıklar yer alıyor. Katalog metninde Nazlı Gürlek’in Derin ve Tok Bir Ses adlı makalesinde bu yansıma şöyle ifade ediliyor:

“Yerleştirmede kadın, erkek ve çift cinsiyetli figürler, gökkuşağının yedi rengi ve masalsı yaratıklar eşliğinde dönerlerken, çıplak bedenlerinin gölgeleri de duvarlarda geziniyor. Duvardaki gölgeler, eril ve dişil özellikleriyle birbirlerine karışırken, onlara yaklaştıkça bizim gölgelerimizle de karışmaya başlıyorlar.”

Beni girişte karşılayan o sesin nereden geldiği iyiden iyiye kendini belli ediyor. Bu sesin kaynağı “Ay Işığında Yıkanan Kadınlar” adlı video. Dolunaylı bir gecede Burgazada’da, Marta Koyu’nda çekilmiş. CANAN sergiyi 1980’lerin sonunda Burgazada’da yaşamış, özgür ruhlu, rivayete göre denize çıplak girdiği için dedikodu konusu olmuş ve baskılara dayanamayıp hayatına son vermiş bir kadın olan Madam Marta’ya ithaf etmiş. Ondan yıllar sonra bir grup kadın sesli bir şekilde, bağırarak, uluyarak varlıklarını, özgürlüklerini ortaya koyuyorlar mehtaplı bir Burgazada akşamında. Bütün bunları gördükten ve duyduktan sonra girişte duyduğum ses konusunda yanılmış olduğu anlıyorum. Meğerse bir araya gelerek yaratılan özgürlüğün yankısıymış.

Simurg, Kuş Kadın’a doğru uçuyor

Bu rüya, hayal ve düş fazla uzun sürmeyecekti elbette. Artık gerçeklerle yüzleşmek için bir bekleme odası olan Araf’a doğru yol alabilir/çıkabiliriz. Zira serginin birinci katı “Araf” teması adı altında kurgulanmış. Yol alırken merdivenlerin nişlerine yerleştiren Şahmeran figürüyle karşılaşıyorum. Bir mitolojik figür daha. Canan, kendi suretiyle resmetmiş Şahmeranı. Yılanların başı, şifa kaynağı… İlerledikçe salonun ortasında taşlardan yapılmış Simurg kuşlarıyla ile karşı karşıya geliyorum. Toplanmışlar göç ediyorlar “Kaf Dağına” ya da başka bir yerleştirme olan “Kuş Kadına” doğru. Değil mi ki onlar, Kaf Dağına doğru çıktıkları yolda kimi hasedinden, kimi kibrinden, kimi de açgözlülüğünden yarı yolda kalmış. En nihayetinde bu meşakkatli yolu 30 kuş geçebilmiştir. Bu yolcuğun sonunda Simurg’un Farsçada “otuz kuş” anlamına geldiğini, yani kendilerinin birer Simurg olduğunu anlıyorlar. Mistik bir açıklamayla denilebilinir ki, hikmetin kendilerinde olduğunun bilgisini kavrıyorlar.

“Eril ve dişil arasında denge”

CANAN ayrıca Kuş Kadın’ın Göbeklitepe’den yola çıkarak yaptığı bu figür olduğunu belirtiyor. Bu çalışmasının amacını ise şu sözlerle değerlendiriyor: Göbekli Tepe’de sütunlara baktığımızda bütün hayvanlar erildir, sadece bir figür dişildir. Aslında arkeologlar bunu şöyle düşünürler. Orası cennet bahçesidir. Kadın iki ayağı üzerinden erkeği doğurur. Tabii bu yorum sadece. Ben Araf’ta bir kadının Simurg’tan insana yorumlamak için kollarını kanat şeklinde ayaklarını pençe şeklinde yorumlamayı seçtim. Gök daha eril yer ise daha dişil olanı temsil eder. O yüzden bir eli gökyüzünü gösterir. Bununla da eril ve dişil olan arasında denge kurmak istedim.”

Dışarıda Çok Kötülük Var, 2017, (Fotoğraf: Murat Germen)

Hezeyan adlı videoda Foucault’un “Panaptikon” kavramından yola çıkarak görünen ve görünmeyen iktidarların hayatlarımıza kapladığı ve işgal ettiği yere gönderme yapıyor. Bakan ve denetleyen gözlerin kendimizi sınırlayarak bireysel hayatımızın öznesi olmamızı engellediği gibi kolektif hayatımızın da sekteye uğramasına yol açtığına vurguluyor.

Bir başka enstalasyon… Gri renklerin ağırlıkta olduğu. Adı: “Araf”. Bu da diğer enstalasyonlar gibi silindirik bir biçimde hazırlanmış. Bu esere baktıkça içimizde, ruhumuzda, duygumuzda anafor yaratıyor. Çıkmaz bir sokağın ve zorlu bir yolcuğun izleri kendini belli ediyor. Zira üzerindeki figürler hayatımızın zorluklarla dolu olduğuna bir gönderme yapıyor.

Duvarları ve yatak örtüsünün yazılardan oluştuğu bir odaya giriyorum. Akıl hastasının bir odası gibi. Yerleştirmenin adı: “Dışarıda Çok Kötülük Var”. Bir kadın veya erkeğin özlemleri, arzuları ve tutkuları yer alıyor duvarda ve yataktaki yazılarda. Öyle ki, hiçbir boşluk bırakmamış söylenmek istenen. Ya da yeri geldiğinde söylenmeyen, söylenemeyen… Toplumsal failler tarafından bastırılmış duyguların ve arzuların yaşanamaması sonunda kâğıda dökülerek dile gelmesinin yankısı odadan taşıyor. Kendi hayatlarımızda bastırdığımız duygularımızı bir tokat gibi yüzümüze çarpıyor.

Cehennem imgesiyle yüzleşmek

2. kata yani Cehennem katına doğru çıkıyorum. Oysa cehennem inilen bir şeydi. O da öyle böyle değil, yerin yedi kat altına… Ama CANAN bizi yukarılarda bir yerde olan Cehennem’e çıkartmak istemiş. Burada tüm cinlerin anası “Şehretün’nar’ izleyiciyi karşılıyor. Bu kat tamamen garaibü’l-mevcüdat yerleştirmesine ayrılmış durumda. Karanlık ve aydınlık bir oda olarak kurgulanmış. Bu odada tavandan aşağıya doğru sarkan tül parçalarında cinler var. Cinler florasan boyalarla çizildiği için görülebiliniyor. Karanlık bir odada yol aldıkça korkularımız açığa çıkıyor ve cehennem imgesiyle yüzleşebiliyoruz. Aydınlıkta ise az evvel gördüklerimizden emin olamıyoruz.

Bunca yoldan yolculuktan sonra meğer insan kendi içinde bir yolcuğa çıkıyormuş. Meğer Kaf Dağı’nın Ardı’na yolculuk ruhunda ve zihninde çıktığı bir yolculukmuş. Başkalarıyla, ötekiyle farklıklarla bir arada yaşayabilmenin koşullarını yaratmakmış. Kadın erkek ve diğer tüm canlıların iyi bir hayat yaşadığı bir yer yaratmakmış bu yeryüzünde. O zaman her şey eşitlenirmiş.

Fotoğraf: Murat Germen

 

 

 

 

 

Daha fazla yazı yok
Lütfen bekleyin.

Bültenimize üye olun

Haber ve etkinliklerimizin bildirimlerini almak ister misiniz? Aşağıdaki kutulara e-posta adresinizi ve isminizi girin, ilk haberdar olan siz olun.
2017-10-20 05:23:11