Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

 

1960’lı yılların başında birlikte eğitim gören iki sanatçı kütle, ağırlık ve yerçekimi üzerinden dünyayı anlamayı tartıştılar.

 

Michael Craig-Martin: New York’taki Gagosian’da devam eden sergiyi, iki galerilik sergiyi gördüm. Ve Richard, dürüst olmam gerekirse, senin muhteşem sergilerinden pek çoğunu gördüm. Büyük bir olasılıkla kimse, senin, benim kadar çok sergini görmemiştir. New York’taki Castelli Warehouse’taki sergini de görmüştüm.  Bütün eserler içinde en güzel öncü eserleri barındırmaktaydı.

Richard Serra: O sergiyi gördün mü?

 

MCM: 1969 yılında gördüm.

RS: Onlar daha başlangıçtı.

 

MCM: Richard bu işi yapmanın bildiğim tek yolu sana beni gerçekten ilgilendiren şeyleri sormak. Ve bunlardan biri de ilk tanışmamız. Birbirimizi uzun zamandır tanıyoruz.

RS: Aşağı yukarı 35, 40 yıldır.

 

MCM: Daha uzun, 1961’den beri. Her ikimiz de Yale Sanat Akademisi’nde öğrenciydik. Sen yüksek lisans dersini almaya başlamıştın, ben ise hala saf ve acemi bir lisans öğrencisiydim. Lisans öğrencileri olarak bir elin parmaklarını geçmediğimizden, bizim için ders açmıyorlardı, yüksek lisans öğrencilerinin arasında bata çıka ilerlemek üzere salıverilmiştik. Dolayısıyla aynı stüdyoları, aynı dersleri ve aynı öğretmenleri paylaşıyorduk ve işte biz böyle tanıştık. Ve şüphesiz kararlılığın çok tutkuluydu. Bir daha asla başka hiçkimsede böyle bir şeye tanık olmadım.   

RS: Yale çok rekabetçi bir yerdi. Oradan ayrılana kadar orada geçirdiğim zamanın ne kadar olağanüstü bir zaman ve insanların olağanüstü insanlar olduklarını fark etmedim. Eğer düşünecek olursanız, Brice Marden, Chuck Close ve ben hepimiz sonunda Çağdaş Sanat Müzesi’nde sergiler açtık ve bu yalnızca bir sınıftan çıktı.

 

MCM: Bu çok ender olan bir şey. Ve o zaman orada daha bir sürü ilginç insan vardı.

RS: Mimarlarla yaşadım ve bunlardan biri de Robert Stern’dü. Dolayısıyla Paul Rudolph’un ve tüm misafir mimari eleştirmenlerin ortamına doğrudan girdim.

 

MCM: Çalışmanda mimariyle, onun ölçeğiyle ilginç bir bağ var ve yapıtını bir tür mimari yapıt olarak kullanıyorsunuz. Kendini bir modernist olarak değerlendirir misin?

RS: Hayır, hiçbir biçimde.

 

MCM: Peki ya bir postmodernist?

RS: Hayır. Postmodernizm ile çok az ilişkim var, yani düzgün imgelerimin olmaması anlamında. Ben temel olarak biçimin evrimi ile ilgileniyorum.

 

MCM: Ben seni hiçbir zaman bir postmodernist olarak görmedim ama merak ettim çünkü modernizmin hem tepe noktasına hem de sonuna geldik.

RS: Ben değişken biri olduğumu düşünüyorum. Eğer kendimi ille de bir şey olarak tanımlayacaksam, postmodernist değil postyapısalcı olarak tanımlarım. Biçimin evrimi ile uğraşıyorum, yani uzam ve madde arasındaki bağlantının… Biçimin biteviye yapması gereken şeylerden biri de onun içeriğin aleyhine oluşumunu sürekli ertelemesi gerekmesidir. Yale’de beni en çok etkileyen ders tasarım dersi olmuştur. Sen tasarım dersini almış mıydın?

Castelli Galerisi, 1970, New York.

Castelli Galerisi, 1970, New York.

MCM: Evet, elbette. Bu ders tam da sana sormak istediğim şeydi. Gerçekten çok komikti çünkü adı Temel Tasarım’dı ve doğal tasarım yoluyla tasarlamak dışında tasarımla kesinlikle bir ilgisi yoktu. Deniz kabuklarının ve yaprakların tasarımı gibi… Ayakkabı tasarımıyla işim olmazdı.

RS: Hayır size hep çözülmesi gereken bir problem sunulurdu – bir şişe mantarı ve bir şişe poster boyası verirlerdi ve bir nokta yapardınız ve ardından bu nokta problemiyle neler olup biteceğini görürdünüz.

 

MCM: Sana bunu hep sormak istedim çünkü dersin anafikri senin keşfetmiş olduğun şeydi, malzemelerin incelenmesi yoluyla biçime ulaşmak; ona bir fikri zorla kabul ettirmek yerine ona izin verirseniz, malzeme size bir biçim sunacaktır. Ben bunu senin çalışmanın temeli olarak görüyorum.

RS: Evet, madde, biçim hakkında bilgi verir. Bu benim çalışmamın temelidir, bu hep böyle olmuştur. Biçim başka biçimlere dönüşebilen bir şeydir. Onun kendinden kurtularak başka biçimlere taşınabilecek kendine özgü bir iç mantığı vardır.

Castelli Galerisi, 1968

Castelli Galerisi, 1968

MCM: Sanıyorum ki her zaman merkezi bir yerde duran bu mantık, bu maddilik duyusuyla ilgili. Ve fiziksellikle, fiziksel deneyimin doğasıyla. Senin eserlerine bakarken hep şöyle düşünüyorum, bunlar bakmayla ilgili ama aynı zamanda düşünmeyle de ilgililer ve aynı zamanda bedenle ilgililer.

RS: Ben senin bedeninin ritminin mekanla ilişkili zamanın içine yerleştiğini düşünüyorum ve siz ne olup bittiğini nasıl biliyorsunuz, o an neredesiniz, önünüzde ne var ve arkanızda ne var… Bu yeni sergideki NJ-2’yi ele alalım: bir rota izleyerek etrafını dolaşmak zorundasınız, bu parça kendi mekanında sizi buna zorluyor. Parça değiştikçe, siz de değişmek zorundasınız, ya adımlarınızı hızlandıracaksınız ya da tahmin etmediğiniz yollara sapacaksınız. Kesinlikle yön duygunuzu kaybedeceksiniz, dolayısıyla kuzeye mi güneye mi gittiğinizi bilemeyeceksiniz. İşe yetişme vakti geldiğinde bedensel ritminizin denklemine bir de zaman boyutu katılacak. Deneyimlediğiniz zaman değişecek.

 

Richard Serra

Richard Serra

MCM: Senin eserlerini izlerken, hep onun içindeki kendi varlığımın, kendi hareketimin bilincinde olurum. Söylemiş olduğun gibi, senin suçlanmadan kendi eserine bakman imkansız. Sözünü ettiğin heykel deneyimine gelince, bunu senin yaptığın biçimde ya da ilişkilendirerek ele alan başka sanatçıların olduğunu düşünüyor musun?

RS: Hiçkimsenin yaptığını düşünmüyorum. Hiçkimsenin özne nesne sıçraması ve zaman ve mekan ilişkisi içindeyken yaşadığınız içsel farkında olmayış hali üzerine benim ilgilendiğim biçimde ilgilenerek ilgilendiğini düşünmüyorum. Belki senin bana tanıtacağın ve benim de hemfikir olacağım birileri olabilir ama üzerinde düşünmeden söyleyebilirim iki, başka kimseyi düşünemiyorum.

Ayrıca hiçkimsenin bu meseleyle ilgileneceğini de düşünmüyorum çünkü sanatçıların çoğu bugün internet ve imge ile ilgililer. İmgeye yönelik saplantı, fizikselliğin yokluğunu açıklıyor. Bütün ilgi sadece eserlerin nette çoğalma hızına odaklanmış durumda, dolayısıyla imge her türlü ilişkinin ister psikolojik ister fiziksel olsun, ya da bir dokunmanın ya da bir duygulanımın önüne geçiyor. Ya da mimarinin…

 

MCM: Ve bir eser yeni eserleri doğuruyor, öyle değil mi?

RS: Çok doğru, bir eser başka bir eserin içinden doğuyor. Başka hiçbir şey eseri ortaya çıkaramıyor. Kahve içerken eser üretilmiyor.

 

MCM: Ve bir eser oturup ilham gelmesini bekleyerek de ortaya çıkmıyor. Senin eserlerinde devasa bir yer tutan yerçekiminin doğası hakkında bir şeyler söyle.

RS: Ben dünyayı ağırlık ve yerçekimi yoluyla anladığımızı düşünüyorum. Bütün mimiklerimizde, bütün hareketlerimizde, bedenimizin ritminde, her dönüşümüzde, attığımız her adımda, yaptığımız her harekette yerçekimsel yük bizim üzerimizde etki bırakır. Belki bir 50 ya da 60 yıl sonra, biz bu gezegeni terk ettiğimiz sırada, durum böyle olmayacak ama halihazırda varlığımızın bir ağırlığı olmak zorunda. Ağırlık bizim zaman ve uzam boyunca yaptığımız bedensel hareketimizi nasıl bilebileceğimizi belirleyen etmendir. Ve hiçkimse buna dikkat etmiyor. Italo Calvino tam tersini iddia etmişti, gerçekliği harekete geçiren şey hafiflikti. Ve gezegenin evriminin hafiflik yönünde olacağı görülmektedir, bu mikroçipler ve diğerleri aracılığı ile olacaktır. Ama dünya üzerindeki varlığınızı anlamaya gelince, hepimiz ağırlık ve yerçekimine bağlıyız.

 

richard-serra-sculpture-3

MCM: Yaptığın işlerden bazıları inanılmaz malzeme yoğunluğu içeriyor: özellikle Rotate ve diğer çalışmalar, bunlar görülmemiş düzeyde yoğunlar. Bana 1990’larda Tate’de yaptığın işi hatırlatıyorlar.

RS: Rotate sergideki belki de en önemli parça. Onunla ilgili en ilginç şey iki bloğun birbirlerini kapsamaları ve aynı zamanda odayı kapsamaları. Dolayısıyla bloklar odayı biraraya getirip birbirlerini harekete geçiriyorlar.

 

MCM: Böylesine bir yoğunluk düzeyinin ve fiili fiziksel ağırlığın izleyiciyi içi boş olduklarında etkileyeceğinden daha farklı bir biçimde etkileyeceği gibi bir hissiniz var mı?

RS: Ben içi boş olan nesnelerin temel olarak antropomorfik olduğunu düşünüyorum. Onları bedeninizle ilişkili diğer bedenlere benzer biçimde okuyorsunuz. Eğer bir şeyin yoğunluğu ve ağırlığı varsa onu ağırlık veren bir taş, yerçekimsel bir yük, değişmeyen bir durum olarak okuyorsunuz. Dolayısıyla sizin üzerinizde çok farklı bir psikolojik etki bırakıyor.

 

MCM: Bunun aynı zamanda fiili fiziksel bir etkisinin de olduğunu düşünüyor musunuz? Yani inanılmaz devasa bir kütleyle birlikte aynı oda içinde olma hissi?

RS: Evet, şüphesiz evet. Ve hiçkimsenin kütle ve ağırlığın yoğunlaşması üzerine benim ilgilendiğim biçimde ilgilenmediğini düşünüyorum. Bu tam olarak bir ton ağırlığındaki, House of Cards ile başladı. Ağırlık daima benim öncelikli kaygım olarak kaldı. Yaptığım işin ana kaynaklarından biridir ağırlık. Oysa NJ-2 gibi bir parçayı alacak olursanız, onunla ilgili en ilginç şey onun ağırlığını hissetmiyor olmanızdır. Gerçekten de ağırlığı asla hissetmezsiniz ve parça sizi bu yolla harekete geçirir. Parçanın hızına ayak uydurmak zorundasınızdır. NJ-1 ve NJ-2, Torqued Ellipses’in çoğundan daha hızlıdır, çünkü bu parçalarda dönme momenti yoktur. Onlar sadece düz düzlemlerdir, yassı düzlemler.

(Bu söyleşi ilk kez Guardian gazetesinde yayımlanmıştır.)

 

Daha fazla yazı yok
2017-03-25 01:55:14