Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

….Haldun Taner’in deyişi ile o, alçakgönüllü, ihtirassız, tokgözlü, çalışkan, öğrencilerini ve Darülfünun’u çok seven genç bir profesördü. Hukuku düvel (devletlerarası hukuk) alanındaki uzmanlığı herkes tarafından kabul edilmekte, uluslararası kongrelerde sunduğu bildirileri büyük beğeni görmekteydi. Zaten, Mektebi Mülkiye’deki çalışkanlığı ve vatanseverliği dillere destandı….

 

Haldun Taner

Haldun Taner

Haldun Taner’in bundan bir yıl önce yani 2015’de yüzüncü yaşını kutladık. Taner, edebiyat dünyasına 1945 yılında adım atmıştı. Önce hikâye ve radyo oyunlarıyla adını duyurdu. Daha sonra oyun yazarlığına yöneldi ve tiyatro alanında da birbirinden güzel yapıtlar ortaya koydu. Geçimini temin etmek için üniversitedeki hocalığının yanı sıra ölümüne dek çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı.

İnsana saygının önde tutulduğu makalelerinde yaşam filozofu olarak toplumsal sorunlardan kültür-sanata uzanan geniş yelpazede gündeme taşıdığı konularını eleştirel gözle, kendine özgü mizah anlayışıyla harmanlayıp, ironik bir biçimde dile getirdi. Ayrıca deneme ve anı türünde de olağanüstü hoşlukta, okurken tadı damağımızda kalan yazılar kaleme aldı. Örneğine kolay rastlanmayan bu benzersiz düzyazılarını sonradan Yunus Emre’nin sözünden esinlenerek “Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil” adıyla bir kitapta topladı. Bir portreler seçkisi olan bu kitabında; artık hayatta olmayan, çok farklı meslek ve uğraş dallarında başarılı olmuş kişileri ele alıyordu.  Büyük bir ustalıkla anlattığı kişiler arasında yaşamında derin izler bırakan pek çok yazar, düşünür, şair, gazeteci, aktör, ressam, diplomat, politikacı vardı. İlk basımı 1978 yılında Cem Yayınevi tarafından yapılan “Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil” adlı kitabında elli iki farklı kişiyi çizerken onları olumlu yanlarının dışında kusurlarıyla, zaaflarıyla beraber sunuyordu. Yazarları, sanatçıları anlattığı denemelerinde kalemine doladıklarını diğer insanlardan farklı kılan en önemli özellik, Taner’e göre başka yaradılışta olmalarıydı. Gündelik olayların görünüşlerinin altındaki şeyleri sezebilen, görebilen, en olmayacak anda esinlenip, çağrışımdan çağrışıma sıçrayabilen, medyuma benzeyen birer insandı bunlar. Doğalarından gelen yetenekleriyle ayrılıyorlardı.

“…Orta boylu, kelebek gözlüklü, ciddi ama insancıl bakışlı hocanın bütün günleri aile yuvası ile yine onun kadar sevdiği bilim yuvası arasında geçmektedir.”

Haldun Taner, kitabının “Güneş Ufuktan Daha Doğmadı” başlıklı yazısında, yaratıcı kişiler hakkındaki bu saptamasından sonra sözü tıpkı onlar gibi tarihin gidişine yön veren ötekilere getirip, “Başka, bambaşka cinsten insanlardı.” yorumunu yapıyordu. Yazar, bu denemesinde Ahmet Selâhaddin’i okuyucularına tanıtırken, günün birinde böyle bir misyon üstleneceği bir yaşamı olmadığını vurguluyordu.

lozanin-bir-oncusu-ahmet-selahattin

1878 yılında Üsküdar’da dünyaya gelen Ahmet Selâhaddin, Erkan-ı Harbiye Miralayı (albay) İbrahim Muhiddin Bey ile Asiye Hanım’ın çocuğuydu. Babası Sultan Abdülhamid’in güvenini kazanıp çeşitli komisyonlarda onun tarafından görevlendirilen bir kişiydi. Fransızca bilen Ahmet Selâhaddin, ayrıca Rumca da konuşuyordu. Okulunu bitirince Reji İdaresi Muhafaza Kalemi’nde çalışmaya başladı. Üç yıla yakın burada görev yaptıktan sonra Ziraat Bankası Kalemi katipliğini üstlendi. Ardından da Düyûn-ı Umûmiye İdaresi A’şâr ve Gümrük Resmi Müsevvidliği’ne getirildi.

Taner’in deyişi ile o, alçakgönüllü, ihtirassız, tokgözlü, çalışkan, öğrencilerini ve Darülfünun’u (üniversiteyi) çok seven genç bir profesördü.  Hukuku düvel (devletlerarası hukuk) alanındaki uzmanlığı herkes tarafından kabul edilmekte, uluslararası kongrelerde sunduğu bildirileri büyük beğeni görmekteydi. Zaten, Mektebi Mülkiye’deki çalışkanlığı ve vatanseverliği dillere destandı. Düyûn-ı Umûmiye’de görev yaparken, bu arada ilgi duyduğu hukuku düvel üzerine kendi kendini yetiştirmiş, Paris’ten getirdiği mesleki kitaplar ve dergilerle, devletlerarası hukuka ait en yeni düşünceleri yakından takip etmişti. Bu çabaları sonucunda, İstanbul Üniversitesi’nde hukuku düvel profesörlüğüne getirildi.

haldun-taner-olurse-ten-olur

Otuz üç yaşında bu kürsünün başına geçen, Ahmet Selahaddin Bey, okulun en genç profesörü oldu. Asım Uz, 21 Ocak 1921 tarihinde, Vakit Gazetesi’nde çıkan yazısında onun hakkında: “(…) Gösterişsiz yaşamı, geniş bilgisi, candan hocalığı ve coşkulu takdirleri ile gençlerin kalbini teshir eden” bir insan derken Taner bu betimlemeyi “(…) Orta boylu, kelebek gözlüklü, ciddi ama insancıl bakışlı hocanın bütün günleri aile yuvası ile yine onun kadar sevdiği bilim yuvası arasında geçmektedir.”(1) diye sürdürüyordu. Ardından Ahmet Selâhaddin’in her sabah, Bebek’teki kiralık evinden eşine ve çocuğuna öpücük kondurarak ayrıldığını, dalgın dalgın elinde çantası ile üniversitenin yolunu tuttuğunu ve kürsüye çıkınca kendini özlemle bekleyen öğrencilerine tadına doyulmaz bir anlatımla dersler verdiğini öğreniyorduk. Taner’in aktardığı bilgilere bakılırsa; bir bilim adamı olarak Ahmet Selâhaddin Bey hem evinde, hem de dekan olarak Batılı benzerleriyle çağdaş seviyeye çıkarmaya çalıştığı fakültesinde son derece mutluydu.

İlk kez Türk kızlarının üniversiteye girmek hakkını kazandırmak için, verdiği savaşın olumlu sonucundan da memnundu. Devletlerarası hukuk biliminin ülkemizde kurucu olması nedeniyle, bu alandaki boşluğu doldurmak adına birçok kitap kaleme almış, hukuk öğrencilerinin bilgisini arttırmak için “Külliyat-ı Hukuk ve Siyaset” serisinin, “Berlin Kongresi” , “Medeniyet Yalanları” , “Makedonya Meselesi ve Balkan Harbi İcraatı” adlı yayınları ve Debidour’un “Diplomasi Tarihi”nin beş cildini Türkçe’ye çevirmişti.

 ….Çevresindeki herkesin derdiyle ilgilenen, onlara çare bulmaya çalışan, Ahmet Selâhaddin Bey, Taner’in ifadesiyle paraya, pula tapmayan mevkiye, mansıba hiç önem vermeyen bir insandı. Dürüsttü.

 İttihat ve Terakki hükümeti döneminde patlak veren “Salih Zeki Olayı”nda güya hastalığından- ama aslında hükümetle örtüşmeyen liberal düşüncelerinden- dolayı Matematikçi Salih Zeki Bey’e görevinden el çektirilince kimsecikler bu karara karşı çıkmamıştı. Çünkü pabuç pahalıydı, ama bir tek Ahmet Selâhaddin dik durmuş, İttihat ve Terakki’nin bu yüz kızartan suçuna katılamayacağını belirterek, hasta bir profesörün işinden çıkartılmak yerine, onu tedavi ettirmenin yollarını aramanın en doğru tutum olacağını anımsatarak, zamanın Maarif Vekili Şükrü Bey’e kendinin haberi olmadan alınmış bu karara yüksek öğretim genel müdürü olarak katılamayacağını belirten bir istifa mektubu yazmıştı. Henüz yeni evliydi. Eşi Seza Hanım’ın rızasını alarak ertesi gün istifasını verdi. Bir süre ailesi ile birlikte maddi sıkıntı çekmeyi göze alan Ahmet Selâhattin Bey, aslında Salih Zeki’yi şahsen hiç tanımıyordu. Ancak sırf kendi vicdanına ters düşmemek için böyle soylu bir davranışta bulunmuştu.

Bu olaydan sonra 1915 yılında son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı için yapılan seçimlerde Ahmet Selâhaddin Bey de adaylığını koydu. Seçimi kazandı ve İstanbul Milletvekili olarak birkaç ay içinde çalışmalarına başlayan meclisteki yerini aldı.

Ahmet Selâhaddin Bey, evi ile Darülfünun arasında mekik dokurken bu arada imparatorluk çatırdıyordu. Saltanatın son günleriydi yaşanan. Osmanlı, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle çıkmış, emperyalist devletler yurdumuzu bölüp parçalamak adına var güçleriyle üzerimize çullanmışlardı. Haldun Taner’e göre eğer baştakiler biraz metanetli olsa, aydınlar çözümü manda ve himayede aramasa Ahmet Selâhaddin tarihi misyonundan habersiz, yaşamını sıradan bir üniversite hocası olarak sürdürecekti belki de. Ama müttefikler sinsi planlarını uygulamaya kalkınca, İstanbullu aydınların korkak ve vurdumduymaz halleri Ahmet Selâhaddin Bey’i çileden çıkarıp, onların teslimiyetçi tutumlarını görünce kader onu Türk İstiklâl davasının ilk bilimsel ve hukuki savunucusu yaptı. Sessiz sedasız bir biçimde kendini çalışmalarına adayan adam birdenbire aslan kesilerek, derslerinde gençleri utanç verici teslimiyete karşı uyarıp bilinçlendirmeye başlamıştı.

(…)Eşi Seza Hanım’ın rızasını alarak ertesi gün istifasını verdi. Bir süre ailesi ile birlikte maddi sıkıntı çekmeyi göze alan Ahmet Selâhattin Bey, aslında Salih Zeki’yi şahsen hiç tanımıyordu. Ancak sırf kendi vicdanına ters düşmemek için böyle soylu bir davranışta bulunmuştu…

Yunanlılar, İzmir’e girince İstanbul’da 19 Mayıs 1919’da büyük bir miting yapıldı. Halka açık yerde, Fatih Belediye dairesi önünde gerçeleştirilen mitingi düzenleyenlerin başında  Ahmet Selâhaddin vardı. Elli bini aşkın insanın doldurduğu alandaki belediye binasının balkonuna kurulan kürsüye siyah zemin üzerine beyaz bir bayrak çekilmiş ve balkondan aşağıya sarkıtılmıştı. Ahmet Selâhaddin, burada kürsüye çıkarak ateşli bir konuşma yapıp Türkiye’nin haklarını tüm dünyaya haykırdı. Sultan Vahdettin’in oluşturduğu “Saltanat Şûrası”nda Darülfünun temsilcisi olarak yer aldı. Toplantıda “Şûra-yı Saltanat zamanı geçmiştir. Şimdi Şûra-yı Millet toplama zamanıdır.” dedi.

Selâhaddin Bey, Türkiye’nin kurtuluşu ile ilgili düşüncelerini 1919 yılında Vakit Gazetesi’nde bir dizi baş makale kaleme alarak, hukuki gerekçelere dayandırıp dünyaya anlattı. Bu çalışmaları üç yıl sonra Lozan’da toplanacak olan Uluslararası Sulh Konferansı’nda Türk haklarını savunacak olanlara önceden hazırlanan bir altlık oldu.

İşgal polisi peşine düştüğünden ötürü özel yaşamı sekteye uğradığından sağlığı bozulmuş, ama asla mücadeleden geri kalmayıp iyimserliğini hep korumuştu. Geçirdiği kalp rahatsızlığından sonra canını sıkan tek şey büyük bir titizlikle yetiştirdiği dokuz yüz öğrencisinin Çanakkale’de ve Sarıkamış’ta şehit düşmeleriydi. Onların üzüntüsü dışında yaşama tutunmaya çalışıyordu. İkinci kalp krizi bile onun çalışma azmini durduramadı. Yattığı yerde elinde kağıt kalem hala yeni bir makale yazmaya gayret gösteriyordu. Ne var ki vücudu yorgun düştü, Kurtuluş Savaşı’nı ve zaferi göremeden bu dünyadan göçüp gitti.

Haldun Taner, Ahmet Selâhaddin’i konu edindiği yazısını bitirirken “(…) Öldüğünde 42 yaşındadır ve cebinden yalnız yetmiş beş kuruş çıkmıştır. Bütün  bunları nereden mi biliyorum?” diye sorduktan sonra “Kendisi babamdır da ondan…” şeklinde yanıtlarken, okuyucusunu şaşırtıp, onu ters köşeye yatırıyordu.

 Prof. Seha L. Meray, Lozan’ın bir öncüsü saydığı Haldun Taner’in babası hakkında 1976 yılında yazdığı kitabın ön sözünde onun için: “(…) Sanırım haklı olarak, ülkemizde Devletler hukukunun büyük kurucularından sayılır Ahmet Selâhattin Bey. Devletler hukukuna ilişkin bilimsel çalışmaları ötesinde -1920 de, 42 yaşında ölmüş değerli bilim adamının- kişiliği konusunda pek bir bilgim yoktu. Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen Bırakışma (Mütareke) günlerinde gazetelerde yazdıklarını derleyen Siyasi Hukuk Tetebbular (İkdam Matbaası, 1939-1923) kitapçığını okuyunca, kişiliğine de çok büyük saygı duydum. Parti ya da kişisel kaygılarını, emperyalist devletlerin akbabalar gibi üşüştüğü, savaşta yenik düşmüş yurdumuzun çıkarlarından üstün tutan politikacılara karşı, o yazılarda, gerçek yurt sevgisiyle çarpan bir yürek, bilgili bir kafa, dürüst ve sağlam bir kişilik gördüm.” (2) diyordu.

(…) Öldüğünde 42 yaşındadır ve cebinden yalnız yetmiş beş kuruş çıkmıştır. Bütün bunları nereden mi biliyorum?” diye sorduktan sonra “Kendisi babamdır da ondan…”

Haldun Taner’in yaşamında baba figürü olarak Ahmet Selâhaddin, önemli bir yer tutuyordu. “Haldun Taner’in hikayeleri ve Hikayeciliği” adlı çalışmasında Sıdıka Dilek Yalçın, beş yaşındayken babasını kaybeden yazarın kişiliğinin oluşumunda ve kültür birikimi kazanmasında Ahmet Selâhaddin Bey’in etkisinin çok büyük olduğunu düşünüyordu. Ona göre: “(…) iş disiplini, dürüstlük, cesaret, ideallerini maddeten üstün tutma, bilimsel düşünce, vatan sevgisi, Cumhuriyet ve Atatürk’e bağlılık gibi erdemler, yazara babasından miras” (3) kalmıştı.

 Düz yazılarını kitaplaştırdığı “Berlin Mektupları”nda Taner, Ahmet Selâhaddin’e göndermede bulunurken “Si Vis Pacem” başlıklı makalesinin ilk paragrafında ondan söz açıyor ve şöyle devam ediyordu: “Si vis pacem, para bellum… Latince’yle ilk tanışıklığım babamın metrûkatı arasında bulduğum bir sarı defterdeki bu özdeyişle başlar. Rahmetli bu deftere ihtisas alanı olan devletlerarası hukuka ilişkin her dildeki deyimleri, vecizeleri, tarihî sözleri. Batılı devlet adamlarının ve yerine göre kullanılınca her şeyi daha iyi bir yansıtan seçme sözleri toplamış, yanlarına açıklama ve yorumlarını eklemişti. “Barış istiyorsan savaşa hazır ol.” mealindeki bu sözün aslının on dördüncü yüzyılda yaşamış Wegetius’un “Qui desiderat pacem-praeparet bellum” cümlesinden kaynaklandığını, özdeyişin aslının bu olduğunu ve zamanla yukarıdaki kısa şekle dönüştüğünü yine oradan öğrenmiştim. Yazar olmadan önce, baba mesleğine niyetlendiğim sıralarda, Heidelberg’de siyasi ve iktisadi bilimler okurken, Latince o dönemdeki Alman üniversitelerinde zorunlu ders olduğu için, bu özdeyişle sık sık karşılaştım.”

Haldun Taner, bir anlamda bu yazısında meslek seçiminde bile çocukluğunun gizli kahramanı Ahmet Selâhaddin’in izini sürdüğünü itiraf ediyordu bize. Eee, ne de olsa babasının oğluydu.

  • Haldun Taner, Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil, Ankara, Bilgi Yayınevi, Dördüncü Basım, 1998, s.90.
  • Seha L. Meray, Lozan’ın Bir Öncüsü Ahmet Selâhattin, Ankara, Türk Tarih Kurumu Yayını, 1976, Kitabın Önsözü
  • Sıddıka Dilek Yalçın, Haldun Taner’in Hikâyeleri ve Hikâyeciliği, Ankara, Bilgi Yayınevi, Eylül 1995, s.18.
Daha fazla yazı yok
2017-02-21 14:36:56