Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

 

 SALT’ın kurucu Araştırma ve Programlar Direktörü Vasıf Kortun görevinden ayrılırken bir konuşma gerçekleştirdi. Sergilerin ne olup olmadığından güncel olana, üç farklı kamuya karşı sorumluluklardan 1970’li yıllardan beri büyük bir dönüşüm ve değişim geçiren müze anlayışına, neo-liberalizmin etkilerinden kamu ve müze fikrinin tasfiye edilmesine kadar birçok konuya değindi.  Kortun eleştirilerinin yanı sıra yeni kamu ve müze anlayışında nelerin olması gerektiğine dair öneriler sundu. Kortun’un konuşmasının satırbaşları şöyle:

“Daimi sergiler başlamadan bayattır”

Vasıf Kortun sergileri tanımladı. Onların diğer sanatlardan; tiyatro, hikâye, roman, video ve danstan farkını şu sözlerle ifade etti:

“Sergiler hikâye anlatma araçları olarak pek verimli değiller. Raftan alıp roman gibi bir bölümünü okuyup kenara koyamazsınız. Bir video gibi yarısında başlatıp oynatamazsınız, geri saramazsınız. Veya bir dans figürü gibi yeniden yeniden tekrarlayamazsınız. Bir tiyatro oyunundaki gibi gözünüzün önünde seyredilmeye de pek uygun değildir. Zira hep oradadırlar. Siz orada olmasanız bile oradadırlar…

Kısa ömürlüdürler. Mağazalarda satılan sıradan nesneler gibi yeni sezon, haftaya son bilgileriyle raf ömrü sınırlı kesintisiz bir programlamanın öğeleridirler. Çoklukla fikirleri ve olasılıkları paketleyip tam da işlemeden, tüketmeden eskitirler. Oldukları kadardırlar. Tabii daimi bir sergi de olabilir. Yani koleksiyon sergileri gibi uzun süreli de olabilirler. Ama daimi sergiler başlamadan bayattır.”

“Arızası olmayan güncel değildir”

1990 sonrası çağdaş sanat yerine güncel tanımlaması getiren Kortun, veda konuşmasında güncel’ini bir kez daha tanımlamaktan da kaçınmadı. Sanatta zamanımızın en yakıcı sorunu olan güncelliğin, yaşanan zamanda derdi olanlara mahsus olduğunun altını çizdi. Arızası olmayanın güncel olmadığını, her arızası olanın da güncel olamayacağını, zamana uyumlu olanın ise asla güncel olamayacağını anlattı. 

Üç farklı kamuya karşı sorumluluk

Vasıf Kortun, günümüzde kurumların yerel ve uluslararası alanda şöhret yarışı içinde olduğunu ve bu durumun geçmişle geleceği tükettiğine dikkat çekerek, “Bir geçmiş ve mirası sürmek, bir gelecek tahayyülüne sahip olmak çok daha değerlidir. Bu da üç farklı kamuya karşı sorumluluğu gerektiriyor: güncel olan bir topluluk, geçmişteki bir topluluk ve gelecekteki bir topluluk. Miras devralan ve miras devreden kurumlar olarak birinci vazifemiz insanların görüşlerini oluştururken daha iyi kararlar vermelerine yardımcı olacak araçlar sunmaktır. Devraldığımızdan daha iyi bir dünyayı geleceğe devretmektir.” sözlerine yer verdi.

“Sadece seçkinlere yer açarlar”

1970’lerin ortalarından itibaren müzelerin sürekli artan bir şekilde ekonomik yoksunluk koşullarına maruz kaldığına değinen Kortun, müzelerin tehditleri savuşturmak yerine bu durumdan yararlanmaya çalıştıklarını belirtti.

Kurumların 1970’li yıllardan günümüze gelen değişimlerini ise şu sözlerle eleştirdi:

“Müzelerin birçoğu zamanın temsili kurumlarına benzerler. İş geliştirme ekipleri oluşturulur, deneyim yönetimi içerik yönetiminin yerini alır. Varlık pazarlaması gibi olmadık şeyler yaratırlar. İçkin yetenek ve kapasitelerini pazar yerine sunan servis sağlayıcılarına dönüştürürler. Kendilerini sağlama almak üzere tarihten edindikleri kimlikleri markalara çevirirler. Markalaşıp, markaları pazarlar. Kurumları da banka yönetimine dönüşür. Geleneksel olarak geniş tabanlı, sivil ve yerleşik bir orta sınıfın desteğine sırt çevirip sadece seçkinlere yer açarlar ve değişirler. Görünürde becerikli ama bir o kadar da beceri kaybına uğrayan neo-liberal operasyonlara dönüşürler.”

Şimdi değilse ne zaman, herkes değilse kim?

Kurum zamanı konusunda inatçı olduğu söyleyen Kortun, yeniden kurumun görevleri arasında nelerin olması gerektiğini şu sözlerle sıraladı:

“Devraldığı dünyadan daha iyisini savunmaktır. İleriye daha iyi bir miras bırakacak insanların çoğalmasına katkı koymak kadar basit. Yani kurumlar dünyayı değiştirmez ama dünyayı değiştirecek insanların yaşamlarına dokunurlar. Daha iyi derken de muğlâk bir şeyden bahsetmiyorum. En temel seviyede bilgiye, müşterek kaynaklara, sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlere herkesin engelsiz sahip olduğu, tür ve cinsiyetlerin eşit görüldüğü, ekolojisi tamir edilmiş, lügatları geri kazanılmış bir dünya. Bu hedef tabii ki büyük. Ama buradan şu soruyla ayrılabiliriz.

Şimdi değilse ne zaman, herkes değilse kim?”

“Marifet kayda değer olmaktır”

Vasıf Kortun, kamu ile özel arasında anlamsızlaştırılmış ayrıma kuşkuyla bakılması gerektiğini vurgulayarak, bir tarafta yitik bir üstünlük veya denk bir mesafe olmadığını, her iki tarafta da kabile çıkarlarının söz konusu olduğunu söyledi:

“Bir çaresizlik durumu söz konusu. Var olan durumdan ıstırap çekiyoruz. Ama aynı zamanda bu durumu dönüştürmeye ve bu durumdan ders çıkartmaya çalışmıyoruz. Dolayısıyla başımıza gelenleri tenkit edemiyor, tarihsel konumumuzu da koruyamıyoruz. Kazanılmış menfaatlere tutunmak bir yana kurumun hayatta kalması gibi tuhaf bir gerekçeden dolayı yeterince net de olamıyoruz. Oysa böyle bir durumda hayatta kalmak bir marifet olmadığı gibi öylesine bir davranış da değildir.

Marifet kayda değer olmaktır. Özelleştirilmiş ortak çıkarlar, ülke farkları bağlamında çalışan kültür kurumlarının şimdiki zamana sorularla gelmesi mümkün müdür? Değildir. Kabulleniş, birlikte çalışma usulleri, başkalarına benzeyişin makbul olması feci bir durumdur.”

Kamu erişimini engelleyen ilişkiler ağı

Müze dünyasının giderek kamu erişimini engelleyen ilişkiler ağı içinde olduğunu belirten Kortun, halk tüketimine sunulanların kamuya çıkmadan önce kamu sonrası bir sahada belirlendiğini, sonuçlar tanıdık gibi görünse de; sergiler, programlar, kararların alındığı süreçler kendi kendini doğurduğunu ve böylece küresel, özel ve kamu alanının benzer bir şekilde zihnen baştan belirlenmiş olduğuna vurgu yaptı.

Kuvvetsiz sosyalleşme

Vasıf Kortun konuşmasında değindiği önemli başlıklardan bir tanesini, Kuvvetsiz Sosyalleşme oluşturdu. Kortun, Kuvvetsiz Sosyalleşme‘yi, yeni agoralarda kendi arzusuyla toplanan, tasarlanmış bir alanda önceden tayin edilmelerin bir öğesi olarak topluluk deneyimleri anlamında tanımlarken, kuvvetsiz sosyalleşme durumunu ise şöyle değerlendirdi:

“Bu alanlarda toplananlar da kapsayıcı bir yönetime tabi oluyorlar. Yani topluluklar buralarda bir araya geldikleri zaman manalı bir şeye dönüşmüyorlar. Bunlar yeni bir demokrasinin başlangıcına işaret etmiyor. Potansiyel bir agora değil. Bir hareketlilik değil. Çünkü onlara kendi kaderlerini tayin etmeye yönelik araçlar önerilmiyor. Ama bunlar çok güzel mekânlar. Ondan ötürü hemen markalaşıyorlar. Boş zaman turizmi ve keyif sektörüyle örtüşüyorlar.”

“Müze dünyası giderek güç koridorlarının çevresinde konuşlanmakta.”

Vasıf Kortun, meselenin kurumun hayatta kalma meselesi olmadığını aksine kurumun kendini yeniden düşünmesi ve anlamlı kılması olduğunu belirterek bu konuda önemli açıklamalarda bulundu:

“Temel bir gerekliliği olmadan hayatta kalma çabası kurumları kabile çıkarlarına karşı daha da savunmasız bırakıyor. Şirazeleri kayıyor. Kamu hizmetinde olması gereken müzeler geç kapitalist ekonomide kapitalist olmayan kurumlar olarak sahaya indiklerinde kamu desteğine sahip olmadıkları bir alana giriyorlar. Ve anını değerlendirme, kısa süreli sürdürülebilirlik protokollerine uymak zorunda kalıyorlar. Verimliliklerini arttırmak için hizmet verdikleri anın kulu olmaları gerekiyor. Sorunun nüvesi; bu modeller arasındaki gerilim, tarihsel kamu kurumunun ve geç kapitalizmin kamu menfaatinin ne olduğunun tümüyle farklı fikirlere sahip olmasında yatıyor.

Müze dünyası giderek güç koridorlarının çevresinde konuşlanmakta. Güç koridorları nedir? Enerji ve silah piyasalarının dış kabuğunu oluşturduğu finans piyasalarının yoğunlaştığı yerlerdir. Muhteşem ve seyirlik olmayan yer ve kurumlar baskın anlatılar radarının altında kalıyorlar ve fark edilmiyorlar. Orta ölçekli kurumlar kaybolmaya devam ediyor.”

Vasıf Kortun, SALT’tan ayrılarak yerini Meriç Öner’e bıraktı.

“Cam gibi şeffaf olmaları gerekiyor”

Kortun, 250 yıldan beri bildiğimiz, öğrendiğimiz, geliştirdiğimiz kamu ve müze fikri epistemik bir değişimin parçası olarak tasfiye edildi.” dedi. Kortun ayrıca, yeni bir müze ve kamu fikrinin oluşması için önerilerini sundu:

“Genel ve açık sorular sormak, kullanıcılarla birlikte gelgitleri yönetmek, bazı şeylerin kendi kendine yol edineceğini bilmemiz gerekiyor.  Yeni bir kurum için temel kural, çelişkileri ve başarısızlıkları işleyişe davet etmek. Ve bunu kabullenmeleri için cam gibi şeffaf olmaları gerekiyor. Farklı bilgi kümelerinden gelen bakışları akademik söylem ve kamuya bağlayan bir kültür geliştirmek. Aynı zamanda kamu gücünün, kamunun hayal gücünün kurumları dönüştürmeyi yardımcı olmayı sağlayacak yeni arayışlar hayal etmek. Bakın kolay değil. Hazırlıklı olmayanlara ve takip etmeyenlere de hitap etme zorunluluğu var. Kendilerine dair hiçbir anlatı sunamayan müzelere kuşku duyanlara hitap etmektir. Aynı zamanda kurumların var saydığımız otoritesini askıya almak, en azından bu otoritenin sadece bir varsayım olduğunu kabul etmek, gerektiğinde itiraz etmek. Sadece mekâna özgü olarak değil, yeni araçlar ve aracılar kullanmak değil, yeni araçlar icat etmektir. Kısacası, bir kurum tüzüğünde öyle yazıyor diye kamusal olmayacaksa nasıl kamuya aittir? Mesele dünyayı yorumlamak ve o dünyayı mal ve emtia gibi sunmak gibi değil, dünyanın içinde bulunmak ve bu ortak sahipliğin her türlü sonuçlarını kabul etmektir.”

Vasıf Kortun, Foto: Yeliz Selvi

Daha fazla yazı yok
2017-04-29 17:36:24