Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

“Biz küçük bir algı gücüne sahipken etrafımızda sonsuz bilgi dolaşıp duruyor. Sınırlı bir gerçekliği anlıyoruz; çünkü beynimiz dünyayı daha büyük ölçekte anlayacak kadar gelişmeye yeni yeni başladı.”*

Yıl 2419… İstanbul şehrinin bir şekilde yok olmasının üzerinden 400 yıl geçmiş. Yapılan kazılarda arkeologlar bir kutu ve kutunun içinde bir bavul bulurlar. Yeni geliştirilen bir ışık teknolojisi sayesinde kutunun içine bakmak ve son kaydettiği ışığı/dolayısıyla görüntüyü okumak mümkün; yani 400 yıl öncesinden bir “son an”la karşılaşmak. Peki buna hazırlar mı, hazır mıyız?

Columbia Üniversitesi Tiyatro Yönetmenliği yüksek lisanslı Onur Karaoğlu’nun yazıp yönettiği “Işık Teorisi”, fiziksel/bilimsel bir perspektifle çerçevelenmiş, “gitmek” fikri üzerine hem fütüristik ve fantastik, hem nostaljik ve hem de bugüne dair bir meditasyon… Arkeoloğun (Zinnure Töre) projeyi ve bulguları sunumundan sonra (prolog) zamanda yolculukla farklı bir mekana ve 2019 yılı Mayıs’ına “ışınlanıyoruz”. Karşımızda türlü sebeplerden İstanbul’u terkedip Paris’e taşınmaya karar vermiş oyuncu Kaan (Okan Urun) var, aynı zamanda 1453’te Konstantinopolis’te yaşanan son savaştan kaçan Bizanslı Anna ve 2013’te Suriye’deki savaştan İstanbul’a gelmiş Feraye. Kaan kendi gitme kararı hikayesiyle birlikte bu insanların gitmek zorunda kalma öykülerini de anlatıyor.

Eline aldığı ve arkadaki perdeye kocaman yansıtılan her fotoğrafla farklı zamanlarda bu şehirde yaşamış ve bir iz bırakmış bu karakterlerin gitmek zorunda kalma, karar alma ve gitme arasında yaptıkları, yaşadıkları, hissettikleriyle karşılaşıyor ve düşünmeye teşvik ediliyoruz. Bir insanın doğup büyüdüğü ve yaşamaya devam etmek istediği yerden gitmek zorunda kalması ne demek, gitmek (hele de dönme ihtimali yoksa) ne demek, giderken yanınızda ne(ler) götürmek ister ve götüremezsiniz? Eşyalardan vazgeçtiniz, peki ya insanlarınız? Anılarınız? Şehrin kendisinden bir parça?

Onur Karaoğlu’nun metni, bu zamansal geçişler ve çıkış noktası olan bilimsel nokta yüzünden karmakarışık olmaya çok müsait olduğu halde, sağlam dramaturjik yapısı sayesinde son derece net, bu da izleyici olarak olayı kolay kavrayıp metnin diline ve anlatılan insan hikayelerine odaklanmanıza olanak sağlıyor. İç içe geçen anlatılardaki paralellikler iyi kurulmuş, birbirlerine attıkları küçük kancalar güzel bir tat veriyor. Griftliğine rağmen su gibi akan bu metni, daha doğrusu başı ve sonu dışında yaklaşık 1.5 saatlik bu monoloğu Okan Urun, yeteneğiyle duyarlılığını birleştirerek çok çekici bir hikaye anlatıcılığıyla sunuyor. Arkeolog karakterinde Zinnure Töre, prologda mekanik ve robotesk bir oyunculuk sergiliyor, ikinci bölümde, yani monolog bölümünde bir nevi gelecek zaman hayaleti olarak hep perdenin arkasında bir şekilde var ve epilogda tekrar arkeolog olarak döngüyü tamamlıyor; kendi içinde tutarlı ve Töre’nin karakterinin Urun’un karakteriyle zamansal açıdan uzaklığının oyunculuğa da bir tezat olarak yansıtılması önce biraz yabancılaştırsa da aslında bütün içinde değerlendirildiğinde mantıklı.

Ufak bir teknik mesele; ilk baştaki performans tadındaki prologda ışık, öyle olması gerektiği için bir noktada çok çok parlaklaşıyor ve bu, kısa süre için de olsa gözlerde biraz rahatsızlık yaratıyor; amaçlanmış bir rahatsızlık olabilir ve bunda bir sorun yok, ama belki yine de ışığa fazla duyarlı olanlar için önceden bir uyarı yapılabilir.

Distopyalardan bahsetse de distopik olmayan, fizik teorisiyle arkeolojinin, metropol sıkıntısıyla bu aralar hepimizin aklının bir köşesinden olan “gitme” derdinin ve bence en önemlisi “İstanbul” denen bu çılgın şehre olan o tuhaf tutkunun içinden zerafetle geçen, son derece orijinal, yaratıcı ve kafa açıcı, bir yandan da naif ve samimi bir iş “Işık Teorisi”. Karaoğlu’nun metni ve Okan Urun’un oyunculuğu en sağlam ve içe işleyen yönleri, kesinlikle kaçırılmamalı.

“Hayatlarımız karışık bir mekanizma, her yeri küçük kapaklarla kapanmış bir sürü kutu gibi. Hangi kutuyu açınca içinden ne çıkacağını çok iyi bilirsek sırtımız yere gelmez sanki. Bu yüzden burada yaşamayı en çok sevdiğim zamanlar, başkalarıyla beraber istediğim her şeyi yapmanın mümkün olduğunu bildiğim anlardı. Parasız kalsam da, ev işlerinde yardıma ihtiyacım olsa, bir yere gidilecek, bir şey taşınacak olsa da, hasta olsam, canım sıkılsa da burada her şeyin bir çaresi var. Bütün dertlere iyi gelen tek bir kutu olsa onu yanıma alsam şimdi.”

* “Işık Teorisi” metninden…

Işık Teorisi 23, 24 Şubat Cuma 20:30, 24 Şubat Cumartesi 15:00 ve 20:30, 7 Mart Çarşamba 20:30, 10 Mart Cumartesi 15:00 ve 20:30 Bomontiada Alt’ta.

 

İLGİLİ HABERLER

İrem Aydın: “Çıkış noktası hep bir imgeydi”

Ebru Atilla Sağay anlatıyor: Görme engellilerle Antigone

Daha fazla yazı yok
Lütfen bekleyin.

Bültenimize üye olun

Haber ve etkinliklerimizin bildirimlerini almak ister misiniz? Aşağıdaki kutulara e-posta adresinizi ve isminizi girin, ilk haberdar olan siz olun.
2018-02-22 13:06:35