Şifreniz Mail adresinize gönderilecektir.

15. İstanbul Bienali Komşu Etkinlikleri kapsamında Mahmut Wenda Koyuncu ve Firdevs Kayhan’ın küratörlüğünü yaptığı, “Ağustos Böceğini Savunmak Gerek” adlı sergi, kavramsal çerçevesini ‘Ağustos Böceği ve Karınca’ adlı fabldan alıyor. Kapitalizmi farklı bir okumayla sorunsallaştırarak; arkaik olanla, şimdi, yabanılla, çağdaş, emekle, aylaklık gibi karşıtlıklar üzerinden medeniyet eleştirisi yapıyor.

Kapitalizmin işlik ve işlik sonrasını geçirdiği bununla beraber hayatları hırpalandığı, dışlandığı bir zaman aralığının yakıcı etkilerini her gün güncelleyerek yaşıyoruz. Uzun süre çalışma koşullarına ve bununla beraber düşük ücrete tabii olan kitlelerin hayatları, azınlığın boş zamanını daha iyi bir şekilde kullanabilmesi, yönetebilmesi, o sürede daha fazla tat ve keyif alabilmesi adına işleyen bir süreçte gidiyor. Kitleler ise ölmeyecek fakat yaşamaları gerektiği kadar bir ücretle hayatlarını idame ettirmeleri gerekiyor. Hey şey kapitalizm adına iyi giderken, çalışanlar lehine bir türlü düzelmeyen yaşam koşulları onlar adına daha da çıkmaza giriyor.

15. İstanbul Bienali Komşu Etkinlikleri kapsamında Mahmut Wenda Koyuncu ve Firdevs Kayhan’ın küratörlüğünü yaptığı, “Ağustos Böceğini Savunmak Gerek” adlı sergi tam da bu gerçeklikten yola çıkıyor. Fakat farklı bir okumayla bu koşulları sorunsallaştırıyor. Çalışmanın ve üretmenin bu sistemin devamlılığını sağlamasına yönelik etkisini irdeliyorlar. O yüzden kavramsal çerçevesini hepimizin zihinlerinde yer etmiş bir fabl olan La Fontaine’nin ‘Ağustos Böceği ve Karınca’sından alıyor. Koyuncu ve Kayhan’ın tanıtım metninde belirtikleri gibi “Aylaklık ve israfa karşı emek ve tutumluluğun; boş zaman, eğlence ve tembelliğe karşı; üretken zaman, planlama ve çalışkanlığın semiotik yüceleştirme nesnesi olduğu masal, günümüz medeniyeti üzerine toplumsal yaşamın farklı katmanları arasındaki uçurumları da irdeleyebilmemize imkân tanımaktadır” düşüncesi serginin omurgasını oluşturuyor. Sergi için bir araya gelen sanatçılar Hülya Emir, Esra Emir, Mahmut Celayir, ABDO ve Merve Şendil; arkaik olanla, şimdi, yabanılla, çağdaş, emekle, aylaklık gibi karşıtlıklar üzerinden konuya yaklaşıyorlar. Bu sergide içinde yaşadığımız dünya düzenin nasıl işlediği de var. Hiç el değmemiş toprakların dinginliği, sessizliği de. Başak tarlalarından, beton çölüne uzanan doğayla hesaplaşmanın sonucu da… Neden belli ama yarattığı sonuçlar saymakla bitmeyecek kadar. Sergi az ve öz eserleriyle anlatmak istediğini fazlasıyla anlatıyor. Birbirine kapı aralayan, diyaloga giren işlerden bir yeryüzü okuması yapılabilir.

Rüzgâr bizi nereye sürükleyecek?

Merve Şendil, İsimsiz

İstiklal Caddesi’nin kalabalığını, sesini, gürültüsünü aşıp Adahan Hotel’in kapısından içeri girdiğimde sağaltıcı bir ses duyuyorum. Sanki dağların rüzgârı bir araya gelmiş, bozkırda bir müddet estikten sonra buğday tarlalarını geçip oradan da kavak ağaçlarının dallarını kımıldatmış şimdi de Taksim’de bir otelin zemin katında esiyor. Bu sesler, sanatçı Merve Şendil’in 2014’deki kişisel sergisi ‘What if / Ya da‘ daki ses yerleştirmesinin bir benzerini Adahan’daki mekâna yerleştirmesinden geliyor. Heykeli andıran bir yapının içinden doğaya ait sesler yankılanıyor. Doğadan tamamen koptuğumuz kent hayatında bu sesi duymak oldukça dinlendirici. İnsanın ruhundan geçiyor. Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi’nin The Wind Will Carry Us / Rüzgâr Bizi Sürükleyecek filminde rüzgârın bizi nereye sürükleyeceği belli olmadığı gibi, Merve Şendil’in heykelinden gelen bu rüzgârın bizi sürükleyip sürüklemeyeceğini merak ediyorum.

Karınca yuvalarını andıran yemek masası

Hülya Emir – Esra Emir, Ağustos Böceğini Savunmak Gerek

Almanya’da mimarlık eğitimi gören ve kent morfolojisi üzerine düşünen iki mimar olan Hülya Emir ve Esra Emir’in inşa ettikleri konstrüksiyon tüm alanı işgal etmiş gibi. Tam da bize sunulan ve yaşamak zorunda bırakıldığımız hayatlarımız gibi. Her şey öyle kusursuz işliyor ki. Sistemin tüm bileşenleri o kadar uyumlu, birbirine önemli bağlarla bağlı. Küçük bir çatlağın derinden büyük kırılmalara neden olabileceğine olanak tanınmamış. Üretmenin ve tüketmenin bitimsiz hali bu yapıda iyiden iyiye kendini gösteriyor. Karınca yuvalarını andıran kıvrımlı ve katmanlı bir yapı yemek masası şeklinde dizayn edilmiş. Üzerine kaşık ve çatallar batmış şekilde. Bu çemberin içinden kaçıp kurtulma şansı neredeyse hiç yok. Bu çarkın bir dişlisi olmanın dışında başka bir seçenek yok gibi duruyor. Devamlı çalışmak ve sürekli üretmek aynı zamanda da tüketmek gerekiyor. Bir doyumsuzluk hali kendini belli ediyor. Oysa geride bıraktığımız ve bizi sürükleyen rüzgârı ne yapacağız? Uçsuz bucaksız tarlaları… Sabahları sabah eden sarıasma kuşunun sesini… Bütün birikimimiz uyumlu ve aynı zamanda kusurlu bir medeniyet yaratmak mıydı? Gibi duygu düşünce ve sorulara sevk ediyor Hülya Emir ve Esra Emir’in inşa ettikleri bu yapı.

Daha başaklar boy vermemişken

Mahmut Celayir, Kraliyet Yolu

Neyse ki bizi yan odada Mahmut Celayir’in tabloları karşılıyor da bir an olsun nefes alabiliyoruz. İnşa edilen ve yemek masasını andıran bu yapıya karşıtlık oluşturacak bir şekilde ele alınmış çalışma. Siyah ve beyazın birlikteliğinden oluşan ve gri rengin ağırlıkta olduğu eser, medeniyet öncesi bir zamana götürüyor bakanı. Daha başaklar boy vermemiş, hiçbir şey inşa edilmemiş geniş zamanlara. Arkaik bir zamandan günümüze sesleniyor sessizce. Bozkırdaki otların arasından uzaklara, dağlara doğru giden uzamın anlattıkları, yer kapma savaşının kızıştığı şu dönemde böyle topraklar kalmış mı diye sorduruyor insana. Bir yerlere yetişme telaşı ve koşturmanın olmadığı, dinginlik ve sadeliğin asıl önem arz ettiği yabanıl bir duyguyla hissettiriyor anlatmak istediğini. Belki de Merve Şendil’in heykelinden gelen sesler Mahmut Celayir’in bu tablosunda resmettiği yerden kaynağını alıyordur.

Yerleşikliğin izleri

ABDO, İsimsiz

Diğer bir odada ise sanatçı ABDO’nun karşılıklı iki duvarda birbirine bakan, birbirini tamamlayan resimleri yer alıyor. Sanatçının akrilik boyayla yaptığı bu resimler nedense bana Cemal Süreya’nın “Sülünün Yüzü” adlı şiirinde “Tanrım siz şu uzun Anadolu’yu. Çocukluk günlerinizde mi yarattınız?” dizelerini hatırlattı. Canlı ve pürüzsüz yüzeylerde çocukça dokunuşlarla yaşamın tüm alanları gösterilmeye çalışılmış. Sanki ABDO’nun resmine giren coğrafya, Anadolu’daki bir kasabayı andırıyor. Daha çok kırsal hayatın yansıması var. Bir tarafta eğik telefon ve elektrik direkleri… Diğer yanda eski mimari onun yanında yavaş yavaş yükselen betonarme yapılar. Kamyona doluşmuş bir grup insan kasabayı terk eden mevsimlik işçiler mi yoksa savaştan yerini yurdunu terk etmek zorunda kalan insanlar mı? Bilemiyoruz. Mahmut Celayir’in tablolarında resmettiği o yabanıllık, ABDO’da yerleşikliğin izleriyle kendini belli ediyor. Çok eski zamanlarla şimdiki zamanın karşıtlığı aynı binanın farklı odalarında yeniden bir medeniyet okumasına davet ediyor.

Yazın bitip yerini yavaş yavaş sonbaharın serin günlerine bıraktığı bu günlerde Ağustos böceğini yeniden düşünebiliriz. Ve sergide olduğu gibi hayatı tüm yönleriyle savunabiliriz. Sergi 15 Ekim’e kadar izlenebilinir.

Daha fazla yazı yok
Lütfen bekleyin.

Bültenimize üye olun

Haber ve etkinliklerimizin bildirimlerini almak ister misiniz? Aşağıdaki kutulara e-posta adresinizi ve isminizi girin, ilk haberdar olan siz olun.
2017-10-20 05:24:02